Şans vs Eşitlik

    Bazı insanlar doğuştan şanslıdır. Doğruya doğru şimdi, var böyle tipler ortalarda. Ne bileyim mesela
*tüm güzel fırsatlar aramasalar bile karşılarına çıkar
*aileleri her konuda maddi manevi sonuna kadar destekler
*girdikleri işleri düzgün yapamasalar bile sadece ön planda oldukları için sivrilirler
*her yaz ayrı bir yere tatile giderler, görmeyi hayal bile edemeyeceğiniz ülkeleri görmüşlerdir
*yapmak için öldüğünüz çoğu şey onlara hiç cool gelmez çünkü zaten bir benzerini/aynısını/hatta daha iyisini yapmışlardır.

    Bunlar sadece "mesela" kısmıydı sevgili okur. İşte şimdi hangi tiplerden bahsettiğimi anladın, değil mi? Hah, işte ben onlara inanılmaz sinir oluyorum. Hele bir de çok şanslı oldukları söylendiğinde "Aman bir şey değil yav, alt tarafı onu yaptım bunu yaptım..." şeklinde kendilerince mütevazi görünmeye çalıştıklarında kafalarını duvara sürtesim geliyor. Oradaki "alt tarafı" söz öbeğiyle yaptıkları işin ne kadar doğal olduğunu göstermeyi hedefleseler de aslında kendilerini atış menziline soktuklarının farkında olmuyorlar bittabi.

    Hayır razı olamıyorum bu eşitsizliğe. Şöyle bir baktığımda çoğuna oranla muhtemelen daha zeki, başarılı, azimli, tamahkâr, ölçülü... "Daha" mümkün olan "her şey"im. Gerizekalının önde gideni mi olmam gerekiyordu böyle bir hayata sahip olmak için? Bir yanda İsviçre'ye gitmek isteyen arkadaşıma "Napcan orada, Antalya'ya git." diyen aile var, bir yanda da "Of yeaa, gitmicem ben İsviçre'ye çok sıkıldım her sene her sene." diyebilen bir insan evladı nefes almaya devam ediyor bir yerlerde. Adalet mi şimdi bu?

    Tabi her zaman bizden daha kötü durumda olanlar olduğunu da düşünüp mutlu olmalıyız falan, okey. Ama orta sınıf insanı her zaman ailenin ortanca çocuğu gibi çile çekmeye mahkum. Fakir kesim hep destek görmesi gereken, aralıksız doğurdukları çocukların rızkını bizden çıkarmaya çalışan (çok genelleme yapıyorum üzerime saldırmayın), zengin kesim ise ısınmak için para bile yaksa hayran olunan öyle olduğu için öyle yaşayan ve sorgulanmayan grup olarak kendi yollarını çizmişler. Arada bir üst kesime benzemesi ama aynı zamanda bir alt kesime de yardım etmesi beklenen hep milletin ortanca çocuğu.

    Çok dertliyim blog. Zaten Fransa da soykırımı kabul etmemeyi suç sayan yasayı kabul etti. Gitti bütün Paris hayallerim. Daha önce de gidemeyeceğimi biliyordum ama en azından bu derece imkansız değildi.

Fena okurum.


Ahmet Altan'dan okuduğum ikinci kitaptı Kılıç Yarası Gibi. İlki "Aldatmak"tı ve okuduğumda yaşım biraz küçüktü. Anlamadım diyemem ama garip gelmişti. Bu kitapla birlikte Ahmet Altan'ı okunmaya değer yazarlar listeme aldım. Osmanlı döneminde Avrupa ülkeleriyle karşılaştırma, kadınların görünen yeriyle toplumdaki esas etkilerini çok güzel bir olay örgüsü içerisinde ifade etmiş.



İtiraf etmeye utanıyorum ama 4 ayda falan okudum sanırım. Bölük pörçük, yarıdan sonra başını hatırlamadan bitirdim. Açıkçası dil beni çok açmadı. Böyle şizofrenik şeyleri sevmediğimden değil, anlamak zor olduğundan da değil. Ama daha ilk sayfadan itibaren resmen şifreli bir anlatım var, bir süre sonra çözülmeye başlamayınca sıkıldım açıkçası. Yıllardır ilk defa bir kitabı böyle süründürdüm.


Sinan Akyüz'ün okuduğum ilk kitabıydı Piruze. Okurken feminist duygularım kabardı, kadınlık hormonları tavan yaptı sanırım. Yaşadıklarını derinden hissettim. Sonu biraz peri masallarını andırır gibiydi ama yine de mutlu son değildi. Yani "son" mutluydu da, bence o zamana kadar kaybedilenlerin karşılığı değildi.

Serinin diğer kitaplarına göre "daha az" okuduğum bu kitabı tekrar okudum. İlk okuyuşumda sayfaları yırtarcasına hızlı geçtiğim için illa ki sürekli atladığım noktalar olur. İşin kötü yanı her okumaya başladığımda sanki sonu değişecekmiş gibi aynı heyecanla okuduğum için sürekli aynı hıza kaptırıyorum kendimi. Mesela bu kitapta onca yılın ardından kaçırdığım ayrıntılar olduğunu fark ettim. Bir ara seriyi toptan okuyayım ardından da filmlerini izleyeyim diyorum. İflah olmaz bir Harry Potter hayranıyım. Alan Rickman'ın da dediği gibi yıllar sonra elimde bu kitapları görüp "After all this time?" diye sorduklarında "Forever." diyebileceğim. Tabi bunu Türkçe yapacağım da şimdi adamın sözlerine uygun olsun diye yani.

bir dünyanın daha sonuna geldik.

    Nasıl bir bilinç altım var merak ediyorum gerçekten. Bir rüya gördüm ki...
    Tam olarak ne gördüğümü hatırlamıyorum ancak zombi apocalypse tarzı bir rüyaydı. Yeryüzüne garip yaratıklar doluyor, kaçmaya çabalıyorum. En son "21 Aralıkta dünyanın sonunun nasıl gelebileceğini anladım." falan dedim. Hayır hatırlamıyorum da, hatırlasam bir yerlere yazıp prim yapacağım ama...
    Bu aralar çok alışveriş yapasım var aslında ama karda soğukta çıkasım gezesim gelmiyor. Bir de çıkınca da alacak bir şey bulamıyorum. Saçlarım da stresten dökülüyor, yüzüm stresten kabarıyormuş. Ne stresli bir hayatım varmış da haberim yokmuş!

    Ah unutmadan... Ben biraz geç keşfettim ama Nestle'nin şu son çıkardığı ürünlerden Bol Çikolatalı Bisküvi inanılmaz bir şey. Tatil sonunda patlarsam suçlusu Nestle'dir! Fotoğraf ekleyene kadar fenalık geçirdim ama lanet olası uydunet'in bu kadar bağlandığına şükrediyorum.

Ah edebi çeviri, sen nelere kadirsin.

     Çok sevgili blogger alemi, biliyorum beni özlediniz. Arayı ilk defa bu kadar açtım sanırım. Vakit yoktu desem yalan olur aslında ama elim varmadı bir türlü bir şeyler yazmaya. Aslında çok fazla şey oldu, yarısından çoğunu da unutmuşumdur zaten. Bir ara yazacağım desem de nasıl olsa daha öncekiler gibi unutacağım, o yüzden hiç öyle sözler vermiyorum.
    2. sınıfın ilk dönemini kazasız belasız geçirdim. Bu dönem kariyer planlarım ve geliştirebileceğim yönlerimi anlamam konusunda gerçekten çok faydalı oldu diye düşünüyorum. (Zaten onun dışında gerçekten severek gittiğim tek dersim vardı.) Çevirmenler İçin Edebiyat dersi aldım, ki Elif hoca gibi bir insandan ders almak mükemmeldi benim için. Onun dışında Yazılı Çeviri dersi hocam (ilk başlarda çok hoşlanmadığım ama sonradan ısınmaya başladığım değişik insan) "The Story of an Hour" çevirimi öve öve bitiremediği için taa en baştan bu bölümü seçmeme neden olan edebi çeviri aşkım tekrar alevlendi. En azından mesleğimle ilgili eğilebileceğim bir şey var, varsın yeterince kazandırmasın.
    Tabi bu sırada dünyanın en gereksiz insanının dersinden kaldım. Yahu ben edebiyattan nasıl kalırım? Şimdiye kadar tanıyıp da sevmediğim tek bir edebiyatçı bile olmamıştı, bu döneme kadar. O adam gerçekten edebiyat öğretmeni olmamalı, o ünvanı hak etmiyor zerre kadar! Gidip de okumadığımız nadir kitaplardan birinin özetini tek soruluk final olarak karşımıza çıkarırsa... Düşündükçe sinirleniyorum! Görüldüğü üzere dünya üzerinde yaşayan tek sevimsiz edebiyat öğretmeni gelip bizi buldu, var mı böyle bir şans... Neyse, burdan Hacettepe Edebiyat okumak isteyenlere de böylece bir uyarı yapmış olayım. Asistanların çoğu da çok itici.
    Bir de ben ödev kapağı hazırlamayı çok seviyorum, onu anladım.
    Akademik dönemimin kısa özetini de böylece geçmiş olayım. Adios amigos!