O eski halimden eser yok şimdi

Selam, bu benim kafamın arkası.
Fönün hemen ardından saç kremin etkisiyle yapışmış bir görünümde oluyor.

Merhaba blog, ben geri geldim. Biliyorum, ihmalkarlığım inanılmaz büyük boyutlarda.

Öncelikle günün haberi: Saçlarıma Brezilya fönü yaptırdım. Bir süre düz saçlı olacağım.
Ankara'da Tigi Academy diye bir yerde yaptırdım. Mekan inanılmaz şık. Fiyatlar da ona göre tabi, ama benim yakala.co'dan indirim kuponum vardı. Yine de inanılmaz ilgili ve kibar davrandılar. Zaten oldum olası saçımın bile biri tarafından yıkanmasını severim, bu sever karışımlar sürmeler, kafamda köpüklerle beklerken su akmasın diye saç bantları havlular getirmeler... İyice bir şımardım içten içe. Uygulama sırasında inatçı kıvırcıklarım insanlara fenalıklar geçirtse de şu an yanda gördüğünüz gibi dümdüzüm.

Düzleşince ortaya çıktı ki saçlarımda çok kırık var. Acilen onların gitmesi gerekiyor. Aslında çok pis kahkül deneyesim var ama tırsıyorum. Küçüklüğümden beri hep heveslendim ama malumunuz saçlar kıvır kıvır olunca olmuyor o işler. En azından perçem kestireceğim ama, o kesin.

Tigi Academy kimyasal değil bitkisel içerikli ilaçlarla Brezilya fönüne garanti veriyor, tutmazsa bir daha yapıyorlar. Ama ben zaten dümdüz kalmasını istemediğim için tekrar yaptırmayı düşünmüyorum. Çok hafif dalgalı kalması işime gelir.

İşin tek bir kötü tarafı var. Uygulamanın ardından kafada o karışım sürülüp fönlenip düzleştirici ile presslendikten sonra 2 gün yıkamamak gerekiyor. Benim sevgili saçlarım kolay yağlandıkları için ne yapacağım bilmiyorum bakalım.

Yazın denizde fön gider diyorlar ama zaten öyle uzun uzadıya düz kalmak gibi bir niyetim yoktu. İçimde kalmasın diye yaptırdım. Asıl istediğim bioform yaptırmak, yani kalıcı su dalgası. Bir de bazen rengiyle oynayasım geliyor.

Bak yine saçlarımla oynamaya başladım, deli gibi de devamı için fikirler üretiyorum. Benim yine kafam bozuk galiba.

Teknoloji insanıyım.

    Çizgi filmlerde, müzikte, oyun ve oyuncakta, kıyafette nostalji severim. Ama filmlerde alışamadım bir türlü. Hele de bir film siyah beyazsa inanılmaz önyargılı yaklaşıyorum. İtiyor beni resmen. Okuyanların bir kısmından "Aaaaa, oooo, böööö" tarzı yaklaşımlar geleceğini biliyorum tabi ama izlediğim bir filmin 3D'sini siyah beyaz bir filme tercih ederim, üzgünüm. Renkli bir kişiliğim var, aşağısı kurtarmıyor.
    Tamamen teknoloji insanıyım. Teknolojik aygıtlarımdan çok fazla uzaklaşmak beni huzursuz ediyor. Bilgisayar çocuğuyum mesela, kabul ediyorum. İnternete bağımlı olmasam da inanılmaz bağlıyım. Hiç yoktan telefonumda internet yoksa rahat etmiyor içim.
    Çoğu hemcinsimle kıyaslandığımda bilgisayar ve internete uzaydan gelmiş gibi de bakmıyorum, uzman değilim ama araştırmayı biliyorum en azından.
    Mp3player'ım olmadan evden okula gitmek bile sıkıcı oluyor. Sonuçta elimde böyle bir seçenek varsa mümkün olan her dakika faydalanırım.
     Bilgisayarımın, hele de harddisk'imin çökmesi benim belli bir süre inanılmaz agresif gezme sebebim olabilir.
    Apple manyağı değilim, ama hayranıyım. Hiç apple ürünüm olmadı ama inanılmaz şık durduklarını düşünüyorum, işletim sistemini ve uygulamalarını çok başarılı buluyorum (elimde Bada olduğunu düşünürsek). (Ama iphone isteyenlerden de değilim, o benim kullanma stilimi kaldıramaz, tek düşüşte ekranı çatlayan telefon benim elimde öyle ufak parçalara dağılır ki mikroskopla toparlamak gerekir. Şu aralar Ipad'lerine takmış vaziyetteyim ama tek bir aygıt için o parayı da gözden çıkarmak delice geliyor.)
    Buyrun size yazının anlam ve önemine uygun bir de şarkı, ne zamandır unutmuştum geçenlerde tekrar dinleyince bir nostalji yaşadım.


Sevgililer Gününüz Kutlu Olsun!

    Bugün malum 14 Şubat, Aziz Valentine anısına Sevgililer Günü olarak kutlanan gün.


    Geçen sene bu gün ders kayıtlarımız başlamıştı. Bizim okulun seçmeli ders kapma olayı sıkıntılı olduğu için onu problemsiz bir şekilde bitirip rahatlayınca "Ders kayıtlarını bitirmiş olmanın verdiği mutluluk gibisini kim yaşatabilir ki?" şeklinde bir soru atmıştım ortaya. Bazen evrenin cevabı hiç gecikmiyor. :)

     Baştan belirteyim, ben de bunu çok önemli bir gün olarak görmeyenlerdenim (sevgilim olmadığı için sızlanıyor da değilim.)
    Her yerin pembe ve kırmızı kalplere, ayıcıklara bezenip harcama miktarının onlarca kat artmasını, insanların el ele göz göze sarmaş dolaş gezmesine anlam veremiyorum. Bence romantik olan bu değil. Sevdiğiniz insanın yanında olabildiğiniz her an güzel değil midir? Eğer her gününüz böyle değilse, sizin için hiçbir ayrıcalığı olmayan bir günde, başka milyonlarca insanla birlikte bir şeyleri kutlamak niye?

    Yine de bu gibi günlerde etrafınızdaki çiftlere pis bakışlar atmayın. 14 Şubat'ta yolunuz bir alışveriş merkezine düşerse etraftaki kalpleri görebilirsiniz, eğer uslu bir çocuk olursanız Cupid'in oklarına bile hedef olabilirsiniz.


    Sevgililer gününüz kutlu olsun, herkese bolca mutluluk diliyorum.

Yağma kar, dur artık.

    Evvet sayın okur, yazıma güzel bir dize ile başlıyorum, "Yağma kar, dur artık." Ama bunu kesinlikle romantik bir edada yapmıyorum, sinirli ve gerginim. Elimden gelse kar tanelerine kafa göz dalasım var, o derece.

    O kadar çok yağdı ki artık kar tanelerinin eşsiz olabildiğini sanmıyorum. Bunca yağmanın ardından başa sarıp tüm kalıpları tekrar döküyordur.
    Haftalardır durup durup dalga geçer gibi ce-ee diye tekrar gelen kardan inanılmaz derecede sıkıldım artık. İlk başta iyiydi hoştu ama yarı yıl tatilimi ve sonrasını mahvettiğini düşünürsek artık iş çirkinleşti.
    Kampüse ulaşım yine kapandı. Dün akşam market "yoğun kar nedeniyle" akşamın 7'sinde kapandığı için adam gibi yemek malzemesi bile alamadık, diğer yerler zaten çoğunlukla kapalı. İnanılmaz bunaldım artık iç mekanlara tıkılıp kalmaktan. Dışarı çıkmak mümkün değil ki; ya soğuk ya da ulaşım yok.
    Burdan kendisiyle makul bir anlaşma yapmak istiyorum. Bundan sonra istiyorsan her sene yağ, ama dozunu bil. Ne bu böyle durup durup bir seneyi 5 yıllık yağmak falan? Yakışmıyor, külahları değişmek üzereyiz bak. Yakarım!

Aksilik benim göbek adım bebeğim.


Katkı payı borcunuz olduğu için bu yazıyı okuyamazsınız.

    Aksilik mi var dediniz, hemmen geliyorum! Bensiz olur mu hiç?
    Gelelim konumuzaaa. Yarı yıl tatilim malum kar yüzünden mahvoldu, evden iki adım dışarı gitmek bile çok zordu. Yine de harç yatırmak için türlü eziyetlere katlanıp gidip Vakıfbank'tan ödememi yapmıştım. (Gişeden ödeme almayıp ATM'den yatırmak zorunda bırakanlara buradan sövgülerimi yolluyorum.)
    Malumunuz  bu pazartesi günü sevgili okulumun ders kayıt haftası başlangıcıydı. Sabahın 9'unda kalktım, bilgisayarımı açtım, sistemin açılmasını bekledim. Ama o da ne? Katkı payı borcunuz olduğu için ders kayıt işlemi yapamazsınız. şeklinde bir yazıyla karşılaşmayayım mı? Tabi panik, sinir, stres karışımı bir ruh hali içerisinde ilgili olabilecek yerlere ulaşmaya çabaladım. Ne danışmanıma ne de öğrenci işlerine 1 saatlik bir süre içerisinde ulaşamadım. En son öğrenci işlerini yakalayıp makbuzumu fakslamam gerektiğini öğrendim. Bir koşu kırtasiyeye gitmek de işe yaramadı, çünkü faks sürekli meşgul çaldığı için iletilemedi. Telefonda defalarca makbuzu elden de götürebileceğimi söylemiştim, en sonunda da öyle yaptım zaten. Allahtan görevli çok ilgili ve anlayışlıydı da orada hemen halledebildik.
    Ama kabus bitti mi? Maalesef iyimser olmak bir işe yaramıyor sevgili okur. Zaten seçmeli yabancı dil ders saatleri sabah belli olduğu için programa uyduracak vaktim olmamıştı. Bölüm içi seçmeli dersimin kotası dolduğu için üstten seçmeli almak zorunda kaldım, Almanca'yı da alınca Fransızca'dan alabileceğim uygun kur kalmadı. Ki kalsaydı da kotası dolmuştu zaten. Şimdi ben ne yapayım? Kimin hatası olduğunu bile bilmediğim bir saçmalık yüzünden hiç aklımda olmayan bir programla dönem geçireceğim.

    Hepsini geçtim, çok sayın edebiyat hocam muhtemelen kendi istatistiğini düşürmemek için kalmam gereken dersten D2 ile geçirdi. A, B, C, D alanlar ve kalanlar var, herhalde canı o an ne istediyse ona göre verdi notları. İki hafta geç oldu tabi, nerde zorlandığını merak ediyorum. Biraz cesur olaydı da pislik yapmak için yaptığı final sınavından kalanların sorumluluğunu üstleneydi! İnsan yaptığının arkasında duramadıktan sonra...

Okudum, okuyamadım.

    Kitap okuma açısından pek de verimli bir yarı yıl tatili geçirdiğimi söyleyemeyeceğim. Eh, ikiz teyzesi olmak zor iş. Yeni çok fazla şey okumadım ama eskilerden tekrar okuduklarım oldu. Bir de yarım bıraktıklarım.
    Saplantı Ken Grimwood ve Jodi Picoult karışımı gayet heyecanlı başladı ve finale kadar çok güzel devam etti. Sürekli bir twist bekledim durdum, düğümün nerede çözüleceğini öğrenmek için saatlerce kitabın başından kalkmadığım oldu. Sonra kitap bitti. Öylece bitti, ben de beklediğimle kaldım. Ama olumsuz eleştiremiyorum; yavan bitti diye tüm kitabın hakkını yiyemem, son sayfalara kadar gayet güzel gidiyor.

     Fantastik Canavarlar Nelerdir, Nerede Bulunurlar? bir yan kitap aslında. Harry Potter'ın sihir dünyasındaki fantastik canavarlar hakkında kategorilere ayrılmış bilgiler edinebiliyoruz. Kitapta Dumbledore önsözü var. Basılmış olan kitap sözde Harry'nin ders kitabı, üzerinde Harry, Ron ve bazen de Hermione'nin notları yer alıyor. Tabi ki bunlar ders notlarından çok ders arasındaki muhabbetleri içeriyor. Ben her okuyuşumda tekrar zevk alıyorum ve keşke benim ders kitaplarım da böyle olsaydı diye düşünmeden edemiyorum. Hiç şikayet etmeden astronomi bile çalışırdım!

     Yine adından anlayacağınız üzere sihir dünyasının en önemli sporu olan Quidditch üzerine bir kitap. En ünlü takımlar, fauller, kurallar, efsanevi oyuncular, Quidditch'in tarihçesi gibi çok ayrıntılı düşünülmüş keyifli bilgiler içeriyor. Harry Potter hayranlarının asla kaçırmaması gereken bir ikili bir üstteki ile bu kitap.

    Bu iki arkadaş da başlayıp bitiremediklerim. Ken Grimwood'u normalde çok severim, Kayboluş ve Sil Baştan inanılmaz beğenerek okuduğum kitaplardı ama bunun ilk sayfaları beni pek çekmedi. Sonra elimden bırakınca bir daha başlayamadan kitabı almadan Ankara'ya geldim.
    Orhan Pamuk okumayı beceremeyenlerdenim. Ancak bu konuda suçu kendimde aramıyorum maalesef. Ödülleri olabilir ama hem zevkler ve renkler tartışılmaz, hem de Orhan Pamuk kitaplarını yurt dışında sevdirenin çevirmen faktörü olduğunu düşünüp, çevirmenlerini tebrik ediyorum. Yoksa adamlar gelsin bir orijinalini okusunlar da fenalık geçiriyorlar mı geçirmiyorlar mı görelim.

Şans vs Eşitlik

    Bazı insanlar doğuştan şanslıdır. Doğruya doğru şimdi, var böyle tipler ortalarda. Ne bileyim mesela
*tüm güzel fırsatlar aramasalar bile karşılarına çıkar
*aileleri her konuda maddi manevi sonuna kadar destekler
*girdikleri işleri düzgün yapamasalar bile sadece ön planda oldukları için sivrilirler
*her yaz ayrı bir yere tatile giderler, görmeyi hayal bile edemeyeceğiniz ülkeleri görmüşlerdir
*yapmak için öldüğünüz çoğu şey onlara hiç cool gelmez çünkü zaten bir benzerini/aynısını/hatta daha iyisini yapmışlardır.

    Bunlar sadece "mesela" kısmıydı sevgili okur. İşte şimdi hangi tiplerden bahsettiğimi anladın, değil mi? Hah, işte ben onlara inanılmaz sinir oluyorum. Hele bir de çok şanslı oldukları söylendiğinde "Aman bir şey değil yav, alt tarafı onu yaptım bunu yaptım..." şeklinde kendilerince mütevazi görünmeye çalıştıklarında kafalarını duvara sürtesim geliyor. Oradaki "alt tarafı" söz öbeğiyle yaptıkları işin ne kadar doğal olduğunu göstermeyi hedefleseler de aslında kendilerini atış menziline soktuklarının farkında olmuyorlar bittabi.

    Hayır razı olamıyorum bu eşitsizliğe. Şöyle bir baktığımda çoğuna oranla muhtemelen daha zeki, başarılı, azimli, tamahkâr, ölçülü... "Daha" mümkün olan "her şey"im. Gerizekalının önde gideni mi olmam gerekiyordu böyle bir hayata sahip olmak için? Bir yanda İsviçre'ye gitmek isteyen arkadaşıma "Napcan orada, Antalya'ya git." diyen aile var, bir yanda da "Of yeaa, gitmicem ben İsviçre'ye çok sıkıldım her sene her sene." diyebilen bir insan evladı nefes almaya devam ediyor bir yerlerde. Adalet mi şimdi bu?

    Tabi her zaman bizden daha kötü durumda olanlar olduğunu da düşünüp mutlu olmalıyız falan, okey. Ama orta sınıf insanı her zaman ailenin ortanca çocuğu gibi çile çekmeye mahkum. Fakir kesim hep destek görmesi gereken, aralıksız doğurdukları çocukların rızkını bizden çıkarmaya çalışan (çok genelleme yapıyorum üzerime saldırmayın), zengin kesim ise ısınmak için para bile yaksa hayran olunan öyle olduğu için öyle yaşayan ve sorgulanmayan grup olarak kendi yollarını çizmişler. Arada bir üst kesime benzemesi ama aynı zamanda bir alt kesime de yardım etmesi beklenen hep milletin ortanca çocuğu.

    Çok dertliyim blog. Zaten Fransa da soykırımı kabul etmemeyi suç sayan yasayı kabul etti. Gitti bütün Paris hayallerim. Daha önce de gidemeyeceğimi biliyordum ama en azından bu derece imkansız değildi.

Fena okurum.


Ahmet Altan'dan okuduğum ikinci kitaptı Kılıç Yarası Gibi. İlki "Aldatmak"tı ve okuduğumda yaşım biraz küçüktü. Anlamadım diyemem ama garip gelmişti. Bu kitapla birlikte Ahmet Altan'ı okunmaya değer yazarlar listeme aldım. Osmanlı döneminde Avrupa ülkeleriyle karşılaştırma, kadınların görünen yeriyle toplumdaki esas etkilerini çok güzel bir olay örgüsü içerisinde ifade etmiş.



İtiraf etmeye utanıyorum ama 4 ayda falan okudum sanırım. Bölük pörçük, yarıdan sonra başını hatırlamadan bitirdim. Açıkçası dil beni çok açmadı. Böyle şizofrenik şeyleri sevmediğimden değil, anlamak zor olduğundan da değil. Ama daha ilk sayfadan itibaren resmen şifreli bir anlatım var, bir süre sonra çözülmeye başlamayınca sıkıldım açıkçası. Yıllardır ilk defa bir kitabı böyle süründürdüm.


Sinan Akyüz'ün okuduğum ilk kitabıydı Piruze. Okurken feminist duygularım kabardı, kadınlık hormonları tavan yaptı sanırım. Yaşadıklarını derinden hissettim. Sonu biraz peri masallarını andırır gibiydi ama yine de mutlu son değildi. Yani "son" mutluydu da, bence o zamana kadar kaybedilenlerin karşılığı değildi.

Serinin diğer kitaplarına göre "daha az" okuduğum bu kitabı tekrar okudum. İlk okuyuşumda sayfaları yırtarcasına hızlı geçtiğim için illa ki sürekli atladığım noktalar olur. İşin kötü yanı her okumaya başladığımda sanki sonu değişecekmiş gibi aynı heyecanla okuduğum için sürekli aynı hıza kaptırıyorum kendimi. Mesela bu kitapta onca yılın ardından kaçırdığım ayrıntılar olduğunu fark ettim. Bir ara seriyi toptan okuyayım ardından da filmlerini izleyeyim diyorum. İflah olmaz bir Harry Potter hayranıyım. Alan Rickman'ın da dediği gibi yıllar sonra elimde bu kitapları görüp "After all this time?" diye sorduklarında "Forever." diyebileceğim. Tabi bunu Türkçe yapacağım da şimdi adamın sözlerine uygun olsun diye yani.

bir dünyanın daha sonuna geldik.

    Nasıl bir bilinç altım var merak ediyorum gerçekten. Bir rüya gördüm ki...
    Tam olarak ne gördüğümü hatırlamıyorum ancak zombi apocalypse tarzı bir rüyaydı. Yeryüzüne garip yaratıklar doluyor, kaçmaya çabalıyorum. En son "21 Aralıkta dünyanın sonunun nasıl gelebileceğini anladım." falan dedim. Hayır hatırlamıyorum da, hatırlasam bir yerlere yazıp prim yapacağım ama...
    Bu aralar çok alışveriş yapasım var aslında ama karda soğukta çıkasım gezesim gelmiyor. Bir de çıkınca da alacak bir şey bulamıyorum. Saçlarım da stresten dökülüyor, yüzüm stresten kabarıyormuş. Ne stresli bir hayatım varmış da haberim yokmuş!

    Ah unutmadan... Ben biraz geç keşfettim ama Nestle'nin şu son çıkardığı ürünlerden Bol Çikolatalı Bisküvi inanılmaz bir şey. Tatil sonunda patlarsam suçlusu Nestle'dir! Fotoğraf ekleyene kadar fenalık geçirdim ama lanet olası uydunet'in bu kadar bağlandığına şükrediyorum.

Ah edebi çeviri, sen nelere kadirsin.

     Çok sevgili blogger alemi, biliyorum beni özlediniz. Arayı ilk defa bu kadar açtım sanırım. Vakit yoktu desem yalan olur aslında ama elim varmadı bir türlü bir şeyler yazmaya. Aslında çok fazla şey oldu, yarısından çoğunu da unutmuşumdur zaten. Bir ara yazacağım desem de nasıl olsa daha öncekiler gibi unutacağım, o yüzden hiç öyle sözler vermiyorum.
    2. sınıfın ilk dönemini kazasız belasız geçirdim. Bu dönem kariyer planlarım ve geliştirebileceğim yönlerimi anlamam konusunda gerçekten çok faydalı oldu diye düşünüyorum. (Zaten onun dışında gerçekten severek gittiğim tek dersim vardı.) Çevirmenler İçin Edebiyat dersi aldım, ki Elif hoca gibi bir insandan ders almak mükemmeldi benim için. Onun dışında Yazılı Çeviri dersi hocam (ilk başlarda çok hoşlanmadığım ama sonradan ısınmaya başladığım değişik insan) "The Story of an Hour" çevirimi öve öve bitiremediği için taa en baştan bu bölümü seçmeme neden olan edebi çeviri aşkım tekrar alevlendi. En azından mesleğimle ilgili eğilebileceğim bir şey var, varsın yeterince kazandırmasın.
    Tabi bu sırada dünyanın en gereksiz insanının dersinden kaldım. Yahu ben edebiyattan nasıl kalırım? Şimdiye kadar tanıyıp da sevmediğim tek bir edebiyatçı bile olmamıştı, bu döneme kadar. O adam gerçekten edebiyat öğretmeni olmamalı, o ünvanı hak etmiyor zerre kadar! Gidip de okumadığımız nadir kitaplardan birinin özetini tek soruluk final olarak karşımıza çıkarırsa... Düşündükçe sinirleniyorum! Görüldüğü üzere dünya üzerinde yaşayan tek sevimsiz edebiyat öğretmeni gelip bizi buldu, var mı böyle bir şans... Neyse, burdan Hacettepe Edebiyat okumak isteyenlere de böylece bir uyarı yapmış olayım. Asistanların çoğu da çok itici.
    Bir de ben ödev kapağı hazırlamayı çok seviyorum, onu anladım.
    Akademik dönemimin kısa özetini de böylece geçmiş olayım. Adios amigos!