Rus votkasını bilmem ama Rusça kafamı güzelleştiriyor

People high as shit, saying "p" is "r" and "m" is "t".

Yeni odama geçtiğimden beri hayat o kadar hızlı geçiyor ki yazamadım gitti. Bu yazının konusu Rusça. Başka yabancı dil alamayınca Rusça'ya kaldım. İlk hafta Kiril'i oluşturan ve kullananların kafalarının güzel olduğunu düşünüyordum, artık düşünmüyorum çünkü eminim. Sürekli kafaları güzel gezdikleri için düzgün bir dil oluşturamadan öylece kalıvermiş galiba.

El yazısı harfler farklı, matbaa harfleri farklı. Bir harf yazıyorlar, bizden farklı okuyorlar, kelime içinde tekrar değişiyor. Zorunuz ne gençler? Sayılar da Roma rakamı gibi değişiyormuş galiba, yuh diyorum. Ama en azından okumayı nasıl öğrendiğimi anladım. Harf harf okuyarak birleştirme çabası falan zor zanaat, çocukken zihin daha müsaitmiş herhalde. Hiç bu çabaları çektiğimi hatırlamıyorum.

Gözünü seveyim Fransızca'mın. Keşke 4. kuru almış olsaydım, şimdi 5, önümüzdeki dönem de 6'yı alır bu acıya son verirdim.

Ayrıca yılların matruşkasının Rusça'da "matriyoşka" olarak okunduğunu öğrenerek yıkıldım. Hoca "Aferin." falan anlamında "Haraşo" dedikçe de "iki ters bir düz" diyesim geliyor, ağzımdan kaçmasa bari.

My Birthday It Is

Yoda-vari bir giriş yaptım yazıma. Tastamam 21 yıl önce ben doğmuşum efendim. Artık Amerika'ya bile gitsem reşitim, gel gör ki hayatında ne değişti deseniz verecek bir cevabım yok. İçki desen çok hoşlanmam, Amerika'da mısın deseniz, kim kaybetmiş ben bulayım? Hiç gittin de bir yerlere mi almadılar da 21'ini bekliyorsun heyecanla deseniz, ona da hayır. :)

Bu yılın en büyük şoku: Kendimi bildim bileli ilk defa bir doğum günümü unuttum. Dün gece ilk kutlayanlar gerçekten beni şaşırtmayı başardılar. Eğer bir on dakika daha gecikselerdi bugünün doğum günüm olduğunu Teknosa'nın mailinden öğrenecek ve yıkıma uğrayacaktım. Neyseki sevgili arkadaşlar kurtardılar beni bu yıkımdan :)

Sakin ama güzel bir gündü. İki, hatta üç pastam vardı. Akşamki kutlamada pasta üstündeki doğum günü mesajım çarpıtılmıştı, yaratıcı ve manipülatif hareketler bunlar. (İYİ Kİ PSÖDÖMAKİ!) Birlikte eğlenebildiğim, sohbet edebildiğim insanlarla birlikte olmak güzel, sevgiliyle olmak ayrı bir güzel, her şeye rağmen hala keyifli vakit geçirebilmek çok güzel.

İyi ki doğmuşum, di mi ama?

PS: Kocaman Eiffel kulem var!!! Sırf onu komidinimin üzerine koyabilmek için odamı yerleştireceğim. Ah bu bendeki Fransa aşkı...

FutureMe'den Mektup





Sevgili okur,

Yazıma mektup gibi başlıyorum, çünkü merakla beklediğim bir mektuptan bahsedeceğim. Yanlış hatırlamıyorsam 2 yıl önce kendime bir mektup yollamıştım FutureMe.org'dan. Bu sene doğum günümde falan gelecek olması lazım, eğer seneye değilse. 2 yıl önceki yazım tarzım bile şu ankinden farklıdır muhtemelen. Blog yazılarımda bile geriye gittikçe bazen hüzünleniyorum, bazen çocukluk halime gülüyorum.

En tedirgin olduğum konu ise içerik. Neler yazmışım? Kendimden beklentilerim nelermiş? Neler hayal etmişim, neler olsun diye çabalamak istiyormuşum? Kendimi hayal kırıklığına uğratmaktan korkuyorum açıkçası. Geçmişteki ben o dönemde çok isteyip sonradan peşini bıraktığım neler uğruna bana kırgın merak ediyorum. Fransızca ile uğraşmamak sanırım ilk sırada yer alıyor. İdeallerimi çok fazla takip edemedim akademik konularda. Mektubun içeriğiyle birlikte büyük bir özeleştiri furyasına kapılacağım sanırım.

En çok korktuğum şey de yazdıklarımın bir şey ifade etmemesi, hatta gülünç gelmesi. 2 yıl önceki halimin ne istediğini, ne anlattığını anlamayacak kadar geçmişimden kopmuş olabilir miyim? O günlerde bana şu anki halimi gösterseler kendimi tanıyamayacak  kadar değişmiş olabilir miyim? Evet çok değiştim, ben de farkındayım. Ama ben bu değişimi olumlu yönde görüyorum.

Belki biraz egoistçe olacak ama geçmişten biriyle görüşme fırsatım olsa kendimle görüşmeyi tercih ederdim. Yanlış anlaşılmasın, bugün olduğum kişiden ve olduğum yerden sonra derece memnunum. Sadece geliş yolumun farklı olmasını isterdim. Kendimi bazı şeylere hazırlayabilmek isterdim, bazı konuları deliler gibi ciddiye almanın yersiz olduğunu kendime anlatabilmek isterdim.

Bu sene tekrar kendime mektup yollamak istiyorum ama emin olamıyorum. Önümüzdeki yıl, okul bittikten sonra... Neler olacağını kesin olarak kestiremediğim yıllar için plan yapmak beni huzursuz ediyor. Gelecek kendime hayal kırıklığı olsun istemiyorum. Ben galiba böyle şeylere fazla önem veriyorum.

Yine de tavsiye ederim. Günlük tutmuyorsanız, çok uzun yazmaktan hoşlanmıyorsanız en azından geleceğe bir selam çakın. Bir arkadaşla konuşur gibi... İlginç olmaz mı?

Sevgiler,
Ezgi

Nefret Dolu Bir Yazı

Hayatımın hatırladığım dönemi içerisinde belki ilk kez bir odayı gerçekten evim olarak benimsemiştim. Ne zaman bir yere evim desem zorla oradan koparılıyorum. Bu ne zamana kadar böyle gidecek acaba... Alışamıyorum işte, zorla değil ya.

İnanılmaz nefret doluyum bu aralar dünyaya karşı. Her yeri ateşe versem, birkaç aydır yaşadıklarıma sebep olanları bir kaşık suda boğsam anca rahatlarmışım gibi hissediyorum. Artık lütfen bir şeyler yoluna girsin.

Dünya iPhone 5 Gününüz Kutlu Olsun

iPhone 5'in tanıtım günü geldi çattı.

Şimdi aslında böyle bir yazı yazmaya niyetim yoktu ama bir rüya gördüm. Ak sakallı dede... Şaka tabi :) Rüyamda milli piyango ikramiyesi kazanıyordum, mütevazi bir miktar. Koşa koşa bir alışveriş merkezine "iPhone 5 geldi mi?" diye sormaya gidiyordum. Dedim madem bilinçaltım bu kadar etkilenmiş, bari bu heyecana blogumu da dahil edeyim.

IOS 6'nın ve iPhone 5'in, belki bir ihtimal de mini iPad'in lansmanı Türkiye saatiyle 20.00'de başlayacakmış.
Apple'ın yukarıda gördüğünüz tanıtımı da bence çok şekil olmuş.

Evet ben bir zamanlar Apple'dan nefret ediyordum. Ne oldum değil, ne olacağım demek lazım.

Bazen, ne yaparsan yap olmuyor bazen


Bu gece bu ruh halindeyim gençler. Bazen, ne yaparsan yap olmuyor bazen.

Sorun galiba gerçekten kimsede değil, bende. Her şeyim yarım yamalak, hep bir yarım kalırsa korkusu ile. Nefes alıp verişim bile kesik kesik, hiçbir şeyi tam anlamıyla yaşayamıyorum. İçimde fırtınalar kopuyor, dışım süt liman.

Ne olumlu ne olumsuz, duygularımı ifade edemiyorum. Sevdiğimi de gösteremiyorum, sövdüğümü de. Sancılı bir reddedilme, hep olduğu gibi sevdiğimden daha az sevilme korkusu sevgi ifadelerime, karşımdaki dünyanın en rezil insanı bile olsa kırma korkusu sövgülerime engel oluyor. Korkağın teki gibi hissediyorum. Yenmeye çalışıyorum deli gibi ama bazen ne yaparsam yapayım olmuyor.

Büyük Bekleyiş Sona Eriyorrrr

Ankara'ya ve muhteviyatına olan özlemim tavan yapmış vaziyette. Bu pazar gideceğim muhtemelen, önümüzdeki hafta sonuna doğru da ayların ayrılığı bitecek kampüsümle. Odama kavuşacağım, Ankara içerisindeki arkadaşlarımla sonunda görüşebileceğim, yine hafta sonuna doğru sevgili de geliyor, değmeyin keyfime!

Hacettepe de doğum günü hediyesi olarak (ders yılını 1 Ekim'de başlatarak) tüm arkadaşlarımı getirtiyormuş, rektörümüz şerefime parti verebilir diye düşünüyorum :p

Bir de Watson's alışverişlerimi özledim aslında. Yurda geçmeden bir uğramak lazım kesinlikle.

Saçlarım da bu aralar ister hem düz hem de dalgalı fark etmeden gözüme pek bir güzel görünüyor. Yıllardan sonra maruz kaldığı deniz ve güneş ikilisinin etkisiyle olsa gerek rengi açıldı, bir değişik oldu. Lay lay lom.

Her Yıl Aynı Dönem, Aynı Kuruma, Aynı Nefret



Yahu nedir bu öğrenci evlerinden/yurtlardan çektiğim? İki kişiliklere girene kadar ayrı sıkıntı yaşadım, girdikten sonra da... Tamam iyi hoşsunuz da ne olur oda arkadaşı konusunda problem yaratmasanız? Sonunda gayet sevimli, hoş, iyi bir oda arkadaşım olacak derken kızı hop diye karşı odaya koyup "Kendiniz aranızda ayarlayın sonra." tarzı bir bakış açısı getirerek beni benden aldılar. Kendimiz aramızda ayarlasak yine son işlemler için sana gelmeyecek miyiz? Ayarlayıverseydin de bizi bir ton angaryadan kurtarsaydın ne olurdu?

Neyse artık hayırlısı olsun diyorum, ayarlayabilirsek bakacağız artık diyorum, gerçekten yapacak başka bir şey yok çünkü. Bürokrasiden bir kez daha nefret ettim.

Ondan önceki sene başında yurtta kalmaya ara verip geri döndüğüm için eski odama geçene kadar uğraştırdılar. İlk girdiğim senenin başında ise yurt bursunu defalarca sormama karşın ilk 100 içerisinde olmama rağmen yurt parası ödettiler.

Şöyle bir düşündüm de her sene ayrı bir uyuzluk yapıyorlar, gerçekten istisnasız her sene. Bu da ayrı bir yetenek yani, kutluyorum kendilerini.

Bunlara rağmen seviyorum ve özlüyorum seni Beytepe!!! Yazıya ekleyeyim diye fotoğraf bakarken gözlerim doldu yahu, nasıl mezun olacağım ben iki sene sonra? Ama baksanıza şu fotoğrafa, benim şimdilik bir yıllık evim çok şirin değil mi? Kutu gibi beş bina yan yana.

Datça'nın Yolları Taştan...

Kartpostal gibi Datça limanı...

Yazının içine eklediğim bir iki fotoğrafla olacak gibi değil, hepsi için bir tık buraya :)

Yazmayalı yine çok oldu ama size yıllardır ilk kez bir gezi yazısıyla geliyorum. Efendim 8 yıl sonra denize girmemi sağlayan bir Datça tatilim oldu. Ceren'le çok ani bir şekilde gece karar aldık, ertesi sabah Ankara'ya, ertesi akşam da Datça'ya yola çıktım. Bir nevi Datça tanıtım yazısı yazar gibi oldum ama zaten yediğim, içtiğim, eğlendiğim bana kalsın, sizlere gezdiğim gördüğümü anlatayım.

(Yaklaşık 10 gün kalarak misafirlikten çıktım. O yüzden biraz uzun bir yazı olacak.)

Datça tam da söyledikleri gibi sakin bir yer. Ama belki yaş bende ilerlemiş biri o fark etmeden, benim için biçilmiş kaftandı. Etrafımda güzel insanlar, sakin bir yer, deniz, güneş, daha ne olsun! (Sevgili de orada olsaydı tadından yenmezdi aslında.) Ceren süper bir ev sahipliği yaparak Datça'nın gezilmedik, görülmedik yerini bırakmadı.

İlk gün Cerenlerin teknesi Hare ile Akvaryum Koyu'na gittik. Yıllar sonra yüzmek ağır geldi, güneş gözlüğümü teknede otururken başımdan düşürdüm. (Başka zaman olsa çıkarmaya çalışırken inatla saçıma takılır!) Ceren'in babası dalıp çıkardı falan derken hareketli ve yorucu ama bir o kadar da güzel bir gün geçirdik.


 Bir yan Ege, bir yan Akdeniz...

Bir günümüzü Knidos + Palamutbükü'nde geçirdik. Knidos'a keçiler indi biz oradayken, tarihi değerlerimize inanılmaz sahip çıkan bir ülkeyiz. Ege ve Akdeniz'in birleştiği noktada olmak çok güzel bir duyguydu. Denizlerin renkleri o kadar güzel ki...

Palamutbükü'nde kanoyla gezdik, yüzdük, yemek yedik. En muhteşem anlar da Anıl'ın safari arabasıyla gezmekti. Arkası açık arabayla 20-30'la giderken Ceren'le 100'le gidiyormuş hissi yaşıyorduk arkada. Bir günümüzü tekne turunda Datça'nın tüm koylarını gezerek geçirdik. Tekneden atladım! Çok yetenekli atlayışlar olmadı tabii ki ama yine de 8 yılın üzerine çok bile iyiydi. Mare Nostrum'da 1 hafta tatil yapmaya karar verdik mezun olduktan sonra. Haftalığı 7,5 £ mu neydi... :)

Sedir Adası'na gittik, Kleopatra'nın getirttiği kumları gördük. İnanılmaz güzeldi. Dipten kum çıkarıp çıkarıp yüzümüze sürmeye başladık, etraftakiler de faydalı olduğuna inandılar sanırım, onlar da başladılar. Eğer bir gün yolunuz Sedir Adası'na düşerse ve kumun cilde iyi geldiğini söyleyenler olursa bizden özendiler :p

Marmaris'e gittik, Bodrum'a da gidecektik ama halimiz kalmamıştı. "Bodrum'a da gittik beraber" diyemeden döndük, o da başka yaza artık diyerek :)

Kızkumu'na gittik. Marmaris'in denizini pek sevmedim, Datça'yı tercih ederim. Yosundan pek hoşlanmıyorum. Datça'nın denizi inanılmaz temiz.

Badem heykeli çok sevimliydi. Benim heykeli anlamam ve ifade etmem biraz zor oldu. (Fok olan badem balığı mı? Badem'in fok heykeli mi? Fok heykelinin Badem balığı mı? Ayyy yani demek istediğim fok balığı olan Badem'in heykeli mi?)

*Foursquare puanlarım tavan yaptı, Ceren'le defalarca BFF puanları almak da cabası :) Ne işe yarıyorsa!

Eski Datça Evleri'ne gittik, Can Yücel'in evini gördüm. Ben oradayken ölüm yıldönümüydü ama mezarı kırıldığı için anma törenleri ailesi tarafından iptal edilmişti. Can Baba ne güzel demiş, "Bir ihtimal daha var, o da ölmek mi dersin?"

Döneceğim gün denize gireceğimiz yeri bulamayıp toprak yollarda kaybolup güzelim Corsa'nın altını sürte sürte hiç varmayı düşünmediğimiz bir anayola çıkıp Aktur'da denize girdik. Siz siz olun köşe dubalara oturmaya çalışmayın, dört kişi çok uzun süre denedik, olmuyor.

Bir akşam canlı müzik, bir akşam Mambocino derken Datça'nın altını üstüne getirdik. Sakin bir yer ama isteyene gece hayatı ve hareket de var.

Bayram'ın ikinci günü Ceren'in anneannesi bize tepitme açtı, ölene kadar kahvaltı ettik. Harika ev sahiplerim vardı, yeterince teşekkür edemeden döndüm. Gerçekten güzel bir tatildi.

Yazacak onlarca şey var aslında ama gözlerinizi yormak istemem, siz en iyisi gidin Datça'yı görün, gezin. Deniz kabuklarıyla yaptıkları inanılmaz yaratıcı süslemeleri inceleyin, dayanamayıp alın. Ben bir tane The Beatles aldım mesela, inanılmaz şirinler. Kısacası o atmosferi tadın. Ben kolay kolay 12 saatlik yol tavsiye etmem :)

Online Kitaplık Çılgınlığı

Baştan söyleyeyim bu serinin çevirisi yok, henüz. İlk kitabı kışın sevgili kişisinin alması üzerine okuyup bayılmıştım, kalanını da çok sevgili iPad'im üzerinden okudum. (e-kitap okuyuculara gerek kalmadan, göz yormadan nefis bir okuma imkanı sunuyor.) Harry Potter üzerine seri tanımam ama James Dashner'ı tebrik etmek lazım, gerçekten nefis olmuş. Dünya yaşanmaz hale gelince yayılan salgın hastalığa çare bulmak için bir grup çocuğa yapılanları anlatıyor. Kimin tarafını tutacağınızı şaşırıyorsunuz, kitap bittikten sonra bile. Öyle siyah ile beyaz gibi iyiler ve kötüler yok, kitabın en gerçekçi yanı da bu. Daha güzel bir haber, filmi de geliyor. Merakla bekliyorum.

Taht Oyunları dizisini sevip kitaplarını okumakta çok geciktiğim bir seri aslında. Anca başlayabildim, Türkçesi ile başladım. İlk başlarda bir çeviri öğrencisi olmanın cilvesi olarak çeviri hakkındaki olumsuz eleştiriler yüzünden önyargılı okumaya başladım. Winterfell'e Kışyarı, Jon Snow'a Jon Kar denmesinden hoşlanmadım falan. Ama bir süre sonra baktım ki kitap içine çekiyor, hiçbir şeyi fark etmeden okumaya başlamışım. İçerikle ilgili bilgi vermeye gerek yok, seri zaten harika. Çılgınlar gibi yavru ejderham olsun istiyorum, o ayrı.

Asıl soldaki kapaklara sahip bir seri elimde olsun istiyordum ama sadece sağdakinden bulabildim. Gerisini de muhtemelen iPad üzerinden okuyacağım, kitap fiyatları malum. Ama açıkçası bir türlü orijinal okuyasım da gelmiyor Türkçe başlayınca.


Ahmet Ümit tarzına çok alışkın bir insan değilim. O nedenle beklediğimden daha polisiye bir roman çıkınca şaşırdım ama sevindim de. Kitabın sonu, özellikle son 5 sayfada falan olaylar çözüldü zaten, suratıma çarptı resmen. Başka bir tarif bulamıyorum, mideme oturdu kaldı. Ama artık tarzını az çok biliyorum, bundan sonra Ahmet Ümit'ten hep böyle çarpıcı şeyler bekleyeceğim için bir başka kitapta bu kadar şaşırır mıyım bilmem tabi. Yine de İstanbulseverlerin, polisiye düşkünlerinin okuması gereken bir kitap, öyle tek bir kategoriye sığdırılabilecek gibi değil.

Kitapseverlere bir de önerim olacak:

Ben kütüphanesiz eve ev demeyen bir insanım, maalesef hiç gönlümce bir kütüphanem olmadı. (Kendi evime inşallah.) Bu eksikliği online kütüphanelerde gidermeye çalışıyorum. Goodreads de buna çok yardımcı oluyor sağolsun. Kendinize raflar oluşturabildiğiniz, kitaplara yorumlar yapıp puanlar verebildiğiniz ve arkadaşlarınızı ekleyebildiğiniz bir ortam. Okuduğunuz ve beğendiğiniz kitaplara göre tavsiyelerde de bulunan çok güzel bir site. Aşağıdaki logoya tıklayarak benim profilime de göz atabilirsiniz, ekleyebilirsiniz. İyi ve dikkatli bir okuyucuyumdur, her türden az çok yazar ve kitap bilirim, önerebilirim. :)

APPLE ÇILGINLIĞI


Söz konusu bir diş alınmış logosuyla Apple olduğunda genellikle iki tip insan gözümüze çarpıyor. Birincisi hayranları, ikincisi ise nefret edenleri. Geride kalan çok az bir grup da "Elma değil mi o?" diyenler ya da ilgilenmeyenler. İlk başta o azınlık gruptaki ilgilenmeyenlerin biraz soğuk duranlar kısmına giriyordum. Çünkü malı kıymetli bir insan değilimdir. Her şeyimi sürekli orada burada unuturum, düşürürüm falan. Buna elektronik eşyalarım, özellikle telefonlarım da dahil.

(Nokia 3220 bana en çok dayanan telefonlardan biridir. Bu son telefonum Samsung Wave de epey sağlam çıktı. Bir kere camı dağılmış olsa da 2 yıldan uzun süredir defalarca düşmesine rağmen hala çalışıyor.)

Neyse gelelim Apple'a geri. Tabiri caizse telefonları hor kullanan biri olduğum için o çıtkırıldım iPhone'lar hiç benlik değil diyordum. Açıkçası sırf görüntüye o kadar para vermeye de değmeyeceğini düşünüyordum. Ta ki Stewie'mi alana kadar. Stewie yaklaşık 2 aylık bir iPad olmakta. Ama sanki yıllardır benimle birlikteymiş gibi elim kolum haline geldi. Bir nevi bağımlılık haline geliyor. Ama bu öyle arkadaşınızın sahip olduğu ve sizin arada oynadığınız bir şeyle olmuyor. Sürekli elinizin altında olmasına yavaş yavaş alıştığınız bir şey olması gerekiyor.

Şimdi elimdeki telefon bana o kadar boş geliyor ki anlatamam. iPhone'un sunduğu seçenekleri hele de Siri'yi gördükten sonra Apple aşkım kabardı. Ara sıra uygun fiyata gördüğümde içim gidiyor. Çeviri yaparak elde ettiğim ufak tefek geliri ek bir fon olarak iPhone'a ayırmayı düşünüyorum. Stewie'ye de kardeş olur hem.

Neymiş? Büyük söz etmemek lazımmış. "Ben istemem, çok saçma." dememek lazımmış. Steve Jobs'a da buradan sevgiler.

Online Alışveriş Çılgınlığı!

Değişik bir yazı ile karşınıza çıkayım bu sefer dedim. Kız milleti kafası bozuldukça alışveriş yapar derler ya, kesinlikle doğru. Zorla değil ya, insana kendini iyi hissettiriyor. Ama ve lakin hem yaz mevsiminin nemli ortamda yarattığı zorluklar, hem piyasanın pahalı olması ve en önemlisi Zonguldak gibi Koton ve Collin's dışında pek bir yer olmadığı gibi, orda da çeşit bulamadığım için online alışveriş sitelerine, daha doğrusu bir tanesine dadanıyorum.

Benim en çok tercih ettiğim yer Limango. Limango için bazı insanların pahalı dediğini duymaktayım, ama bir elbiseyi 10 liraya bulabildiğim bir yer için pahalı diyemiyorum ben. Tabi ki markaları gözden geçirmek gerekiyor, ucuzu da çıkıyor pahalısı da. Ama bir artısı var, hem aynı anda çok sayıda marka satışa giriyor, hem de markalar çok çabuk değişiyor. Çok uzun süre aynı markalar gündemde kalmıyor. Üstelik sık sık indirim çekleri de hediye ediyorlar, 10 liralık genelde. Hatta elektronik ürünlerde 100 liraya kadar varabilen ekstra indirim hediye edebiliyorlar, hiç o kadar büyük bir ürün istemedim ama epey kârlı görünüyor. Bazı markalarda kargonun bedava olması gibi seçenekler de var. İade etmek istediğiniz ürünün kargosunu da ödemiyorsunuz. Üstelik benim şimdiye kadar beğenmeyip iade ettiğim bir ürün olmadı. Hiç sahte, çakma ürün geldiği de olmadı.

Limango'nun en büyük avantajlarından biri de sadece giyim kuşam ve kozmetik üzerine iş görmemesi. Ev eşyasından, mutfak eşyasına ve benim için en önemlisi teknolojik ürünlere kadar her şeyi bulabilmeniz mümkün.

Şimdiye kadar bir sefer dışında hiçbir kargo gecikmesi yaşamadım. Kampanya bittikten sonra birkaç gün içerisinde ürünler elimde oldu. Ki gerçekten epey bir alışveriş yapmışım sanırım.

Yeni ürünleri tanıttıkları bir blogları da var. Son derece ayrıntılı düşünerek hareket eden bir site Limango.

Ama tabi ki hiçbiri biriyle çıkıp beğendiğiniz her şeyi deneyerek, sohbet ederek ve yorularak alışveriş yapmanın tadını vermiyor. O da Ankara'ya kaldı artık.

Çarparım Haa!

Çocuk zırlaması, ev halkının her halta karışması, sıcağın bunaltması, hayatın sarpa sarması, bir insanın cinnet geçirmesi.

Bu zincir böyle gidiyor sanırım.

depressive mode: activated


O kadar depresifim ki agresif bile olamıyorum. Birazcık halim olsa... Kafamı yastıktan kaldıramıyorum. Ama bir yandan da uykusuzluktan öleceğim. Evde ses gece bile eksik olmadığı için günlerdir adam gibi uyuduğum 2-3 saatten fazla süre hatırlamıyorum. Yoruldum ve ortalıktan uzaklaşmam gerekiyor. 3-5 gün bir tura ya da bir yerlere falan mı kaçsam diyorum ama göndermiyorlar da. Of.

Vurdumduymaz ve Keyifli Bir Yazı

Mmmm, çikolata... Olsa da yesek!

Böyle pozitif anlarda blog yazasım geldiğinde kendimi daha bir seviyorum. (Hani kan grubum B+ olsa anca o kadar pozitif olabilirim. :p Haftalar sonra içten gelerek iğrenç espri yapıyorum, gelişme var ruh halimde.) Ev taşıma, iki evi bir eve sığdırma zor zanaat sevgili okur. Yan yana iki daireyi tek daireye indirgemeye çalışıyoruz bir haftadır. Tabi bu işe bir sürü hasta teyze, anne, anneanne ve elini hiçbir şeye sürmeyen bir kuzen eklenince buyrun cümbüşe.

Haftaya da diğer kuzenim ikizleriyle "lazımlık eğitimi"ne geliyor. 10 kişi bir evin içinde, 2'si bebe. Oooh, gör şamatayı.

Onun dışında da epey sıkıntılıyım aslında okur, hayatın yine nanik dediği dönemlerden birini yaşıyorum. Ama artık derdi sıkıntıyı adam yerine koymamaya çalışıyorum. Baktım olmayacak, sadece sünger çekiyorum. Arada kötü oluyor ama genel olarak her şey güzel. Çok yüzeysel bir insana dönüşüyor muyum diye korktum en başta ama sonra silkelenip kendime geldim. Yüzeyselsem yüzeyselim, böyle mutlu olacaksam varsın olsun.

İnanılmaz bir bencillik baş gösterdi bir de. Artık negatif hiçbir şeyi gerçekten duymuyorum (bir iki kişi haricinde). Dinler gibi yapıyorum, arada kafa sallayıp onaylayan sesler çıkarıyorum genelde, ama çoğunlukla beynimin içinde gökkuşakları ve kediler oluyor. Vurdumduymaz, kendini beğenmiş gibi fikirler oluşmasın kafanızda. Ya kafayı yiyeceğim, ya da böyle. İşime "böyle" kısmı geliyor açıkçası. Hiç ilaçlarla milaçlarla "break down" yemiş beynimi toplamaya çalışamam. Oohh değmeyin keyfime. Bir de bu bilinçli yaptığım bir olay değil, beynim bildiğin kendini otomatik moda alıyor.

Tatil istiyorum artık. Şu lanet ev toplama işi bi bitse de gitsek şeklinde azami hız sınırında iş yapıyorum. Özlediğim insanlar var, bir arada vakit geçirmek istediğim insanlar var. Şaka maka başkasının vasıtasıyla bile tanışmış olsanız bazı insanlara çok alışabiliyormuşsunuz. Bir seneyi bir arada geçirince ister istemez arıyor insan. Öyle işte. Bir ya da birkaç sonraki yazımı güney kıyılarından yazıyor olmak dileğiyle, mutlu kalın...

Heeyyytt!

Hayata bak. 1-2 ay içerisinde hayatım, düzenim, yazları yaşadığım alanlar, her şey darmadağın oldu. Bir süre dokunsalar ağlayan saçma sapan bir ruh halinde yaşadım, arada gelip gidiyor yine ama en azından kendi üzerimdeki hakimiyetimi kaybetmiyorum artık. Bir tek kendi üzerimde hakimiyetim var zaten, ona da bir şey olmasın yani.

Ama bunun bir de güzel denebilecek bir etkisi oldu. Normalde her şey için bin dereden su getiren ailem hem 21 yaşına gelmiş olmamın hem de 40 yıllık bir görmüş geçirmişliğe sahip olmamın etkisiyle, ve sanırım biraz da sinirlerimin çok bozuk olduğunu anlamış olmaları lazım, isteklerime karşı çıkmıyorlar. Geçen yaz "Ben Datça'ya gidiyorum, haberiniz olsun." desem olay çıkardı. Şimdi son derece sakin karşılanıyor.

Çok asi hissediyorum kendimi ama belki olması gereken de bu artık.

Mudo'nun ev eşyalarına bayılıyorum.


Mudo'nun indirimlerini ve bu sepetlerini çok seviyorum, bir de kalemliğini aldım bunun. Yarı yarıya indirime girmiş, bayağı bir kocaman olanları 30-40 lira falan ve dikdörtgen olanından inanılmaz güzel kirli çamaşır sepeti olur. Bir tane kapaklı sepet yüzünden de düşüncelere daldım yine.

Yeni bir şeyler aldıkça bile aklımda acaba kendi evimde yaşasam nereye koyardım, nasıl bir dekorasyon yapardım, aldığım şey duvarlarımın rengiyle uyumlu olur muydu... Buradan sonrası kişisel düşünce ve mızmızlanmalar içerebilir.

Artık yetmiyor yurt, öğrenci evi, onun evi, bunun evi, ordaki ev, burdaki ev... Kendi evimi istiyorum. Her yaz bu kabusu yaşıyorum ve okuyanlara yaşatıyorum ama gerçekten dayanma sınırımı aştı artık. Artık espri olmaktan çıktı; yerleşik hayata geçmek istiyorum, göçebe yaşamaktan sıkıldım.

Eşyalarımın birazı Zonguldak'ta, birazı Ankara'da, birazı yanımda, birazı valizlerde. Artık kendi evim olsun istiyorum. Sadece bir bavulla istediğim yere gidip, geri evime dönmek istiyorum. Kendi evime eşya almak, kendi evimi döşemek istiyorum.

Mudo gibi bir yere girince, www.evime.com'a çeviri yaparken, arkadaşlarımın evlerine gidip geldikçe sürekli artarak beynimi kemiren tek şey bir ev sahibi olmak. En azından 2 sene daha olamayacağı kesin, bu daha da yıkıyor. Bir mucize olsa, küçük bir ev bir yerden beklenmedik bir anda benim olsa başka ne isterim ki?

Kişisel Bakım Bloguna Gibi Oldu Ama...

Brezilya fönünden sonra saçlarımı bugün ikinci kez yıkadım. Bu şampuan biraz sorunlu çıktı, halbuki tuzsuz diye özellikle bundan almıştım. Ama geçen seferki tam düz halinden biraz farklı durdu. Ama dümdüz pırasa gibi de istemiyordum, sürekli fön çekmişim/düzleştirip de çıkmışım gibi durmasın. Saçımda hala katlar olduğu için doğal olarak kendisi dalgalanmış bir görüntü var. Bebe şampuanına devam edersem daha iyi olacak.

O değil de tarak aldım kendime. Küçüklüğümden beri kıvırcık saçlı olduğum için saçımı sadece yıkadıktan sonra tarayabiliyordum. Hep özenmişimdir saç tarama eylemine. Bir de sanırım saç bakımından kaynaklı, saçlarım yumuşacık. Sürekli oynayasım geliyor (o da dalgalandırıyor sanırım biraz), ha bire tarıyorum. Tabi bu nedenle bazen biraz elektrikleniyor. Bir ara şu iyonlu tarak zımbırtısını denemek istiyorum ama emin de olamıyorum. İşe yaramayacak bir şeye o kadar para veresim yok, bir süre daha araştırma aşamasında kalacağım sanırım. Önce saç kremi deneyeceğim, olmadı bir ara Philips'e biraz kazanç sağlayabilirim.

Önemli Not: Avé Premium pek de öyle göründüğü gibi Brezilya fönü dostu bir şampuan değil. Eğer dümdüz bir saç istiyorsanız uzak durun derim ben.

O eski halimden eser yok şimdi

Selam, bu benim kafamın arkası.
Fönün hemen ardından saç kremin etkisiyle yapışmış bir görünümde oluyor.

Merhaba blog, ben geri geldim. Biliyorum, ihmalkarlığım inanılmaz büyük boyutlarda.

Öncelikle günün haberi: Saçlarıma Brezilya fönü yaptırdım. Bir süre düz saçlı olacağım.
Ankara'da Tigi Academy diye bir yerde yaptırdım. Mekan inanılmaz şık. Fiyatlar da ona göre tabi, ama benim yakala.co'dan indirim kuponum vardı. Yine de inanılmaz ilgili ve kibar davrandılar. Zaten oldum olası saçımın bile biri tarafından yıkanmasını severim, bu sever karışımlar sürmeler, kafamda köpüklerle beklerken su akmasın diye saç bantları havlular getirmeler... İyice bir şımardım içten içe. Uygulama sırasında inatçı kıvırcıklarım insanlara fenalıklar geçirtse de şu an yanda gördüğünüz gibi dümdüzüm.

Düzleşince ortaya çıktı ki saçlarımda çok kırık var. Acilen onların gitmesi gerekiyor. Aslında çok pis kahkül deneyesim var ama tırsıyorum. Küçüklüğümden beri hep heveslendim ama malumunuz saçlar kıvır kıvır olunca olmuyor o işler. En azından perçem kestireceğim ama, o kesin.

Tigi Academy kimyasal değil bitkisel içerikli ilaçlarla Brezilya fönüne garanti veriyor, tutmazsa bir daha yapıyorlar. Ama ben zaten dümdüz kalmasını istemediğim için tekrar yaptırmayı düşünmüyorum. Çok hafif dalgalı kalması işime gelir.

İşin tek bir kötü tarafı var. Uygulamanın ardından kafada o karışım sürülüp fönlenip düzleştirici ile presslendikten sonra 2 gün yıkamamak gerekiyor. Benim sevgili saçlarım kolay yağlandıkları için ne yapacağım bilmiyorum bakalım.

Yazın denizde fön gider diyorlar ama zaten öyle uzun uzadıya düz kalmak gibi bir niyetim yoktu. İçimde kalmasın diye yaptırdım. Asıl istediğim bioform yaptırmak, yani kalıcı su dalgası. Bir de bazen rengiyle oynayasım geliyor.

Bak yine saçlarımla oynamaya başladım, deli gibi de devamı için fikirler üretiyorum. Benim yine kafam bozuk galiba.

Teknoloji insanıyım.

    Çizgi filmlerde, müzikte, oyun ve oyuncakta, kıyafette nostalji severim. Ama filmlerde alışamadım bir türlü. Hele de bir film siyah beyazsa inanılmaz önyargılı yaklaşıyorum. İtiyor beni resmen. Okuyanların bir kısmından "Aaaaa, oooo, böööö" tarzı yaklaşımlar geleceğini biliyorum tabi ama izlediğim bir filmin 3D'sini siyah beyaz bir filme tercih ederim, üzgünüm. Renkli bir kişiliğim var, aşağısı kurtarmıyor.
    Tamamen teknoloji insanıyım. Teknolojik aygıtlarımdan çok fazla uzaklaşmak beni huzursuz ediyor. Bilgisayar çocuğuyum mesela, kabul ediyorum. İnternete bağımlı olmasam da inanılmaz bağlıyım. Hiç yoktan telefonumda internet yoksa rahat etmiyor içim.
    Çoğu hemcinsimle kıyaslandığımda bilgisayar ve internete uzaydan gelmiş gibi de bakmıyorum, uzman değilim ama araştırmayı biliyorum en azından.
    Mp3player'ım olmadan evden okula gitmek bile sıkıcı oluyor. Sonuçta elimde böyle bir seçenek varsa mümkün olan her dakika faydalanırım.
     Bilgisayarımın, hele de harddisk'imin çökmesi benim belli bir süre inanılmaz agresif gezme sebebim olabilir.
    Apple manyağı değilim, ama hayranıyım. Hiç apple ürünüm olmadı ama inanılmaz şık durduklarını düşünüyorum, işletim sistemini ve uygulamalarını çok başarılı buluyorum (elimde Bada olduğunu düşünürsek). (Ama iphone isteyenlerden de değilim, o benim kullanma stilimi kaldıramaz, tek düşüşte ekranı çatlayan telefon benim elimde öyle ufak parçalara dağılır ki mikroskopla toparlamak gerekir. Şu aralar Ipad'lerine takmış vaziyetteyim ama tek bir aygıt için o parayı da gözden çıkarmak delice geliyor.)
    Buyrun size yazının anlam ve önemine uygun bir de şarkı, ne zamandır unutmuştum geçenlerde tekrar dinleyince bir nostalji yaşadım.


Sevgililer Gününüz Kutlu Olsun!

    Bugün malum 14 Şubat, Aziz Valentine anısına Sevgililer Günü olarak kutlanan gün.


    Geçen sene bu gün ders kayıtlarımız başlamıştı. Bizim okulun seçmeli ders kapma olayı sıkıntılı olduğu için onu problemsiz bir şekilde bitirip rahatlayınca "Ders kayıtlarını bitirmiş olmanın verdiği mutluluk gibisini kim yaşatabilir ki?" şeklinde bir soru atmıştım ortaya. Bazen evrenin cevabı hiç gecikmiyor. :)

     Baştan belirteyim, ben de bunu çok önemli bir gün olarak görmeyenlerdenim (sevgilim olmadığı için sızlanıyor da değilim.)
    Her yerin pembe ve kırmızı kalplere, ayıcıklara bezenip harcama miktarının onlarca kat artmasını, insanların el ele göz göze sarmaş dolaş gezmesine anlam veremiyorum. Bence romantik olan bu değil. Sevdiğiniz insanın yanında olabildiğiniz her an güzel değil midir? Eğer her gününüz böyle değilse, sizin için hiçbir ayrıcalığı olmayan bir günde, başka milyonlarca insanla birlikte bir şeyleri kutlamak niye?

    Yine de bu gibi günlerde etrafınızdaki çiftlere pis bakışlar atmayın. 14 Şubat'ta yolunuz bir alışveriş merkezine düşerse etraftaki kalpleri görebilirsiniz, eğer uslu bir çocuk olursanız Cupid'in oklarına bile hedef olabilirsiniz.


    Sevgililer gününüz kutlu olsun, herkese bolca mutluluk diliyorum.

Yağma kar, dur artık.

    Evvet sayın okur, yazıma güzel bir dize ile başlıyorum, "Yağma kar, dur artık." Ama bunu kesinlikle romantik bir edada yapmıyorum, sinirli ve gerginim. Elimden gelse kar tanelerine kafa göz dalasım var, o derece.

    O kadar çok yağdı ki artık kar tanelerinin eşsiz olabildiğini sanmıyorum. Bunca yağmanın ardından başa sarıp tüm kalıpları tekrar döküyordur.
    Haftalardır durup durup dalga geçer gibi ce-ee diye tekrar gelen kardan inanılmaz derecede sıkıldım artık. İlk başta iyiydi hoştu ama yarı yıl tatilimi ve sonrasını mahvettiğini düşünürsek artık iş çirkinleşti.
    Kampüse ulaşım yine kapandı. Dün akşam market "yoğun kar nedeniyle" akşamın 7'sinde kapandığı için adam gibi yemek malzemesi bile alamadık, diğer yerler zaten çoğunlukla kapalı. İnanılmaz bunaldım artık iç mekanlara tıkılıp kalmaktan. Dışarı çıkmak mümkün değil ki; ya soğuk ya da ulaşım yok.
    Burdan kendisiyle makul bir anlaşma yapmak istiyorum. Bundan sonra istiyorsan her sene yağ, ama dozunu bil. Ne bu böyle durup durup bir seneyi 5 yıllık yağmak falan? Yakışmıyor, külahları değişmek üzereyiz bak. Yakarım!

Aksilik benim göbek adım bebeğim.


Katkı payı borcunuz olduğu için bu yazıyı okuyamazsınız.

    Aksilik mi var dediniz, hemmen geliyorum! Bensiz olur mu hiç?
    Gelelim konumuzaaa. Yarı yıl tatilim malum kar yüzünden mahvoldu, evden iki adım dışarı gitmek bile çok zordu. Yine de harç yatırmak için türlü eziyetlere katlanıp gidip Vakıfbank'tan ödememi yapmıştım. (Gişeden ödeme almayıp ATM'den yatırmak zorunda bırakanlara buradan sövgülerimi yolluyorum.)
    Malumunuz  bu pazartesi günü sevgili okulumun ders kayıt haftası başlangıcıydı. Sabahın 9'unda kalktım, bilgisayarımı açtım, sistemin açılmasını bekledim. Ama o da ne? Katkı payı borcunuz olduğu için ders kayıt işlemi yapamazsınız. şeklinde bir yazıyla karşılaşmayayım mı? Tabi panik, sinir, stres karışımı bir ruh hali içerisinde ilgili olabilecek yerlere ulaşmaya çabaladım. Ne danışmanıma ne de öğrenci işlerine 1 saatlik bir süre içerisinde ulaşamadım. En son öğrenci işlerini yakalayıp makbuzumu fakslamam gerektiğini öğrendim. Bir koşu kırtasiyeye gitmek de işe yaramadı, çünkü faks sürekli meşgul çaldığı için iletilemedi. Telefonda defalarca makbuzu elden de götürebileceğimi söylemiştim, en sonunda da öyle yaptım zaten. Allahtan görevli çok ilgili ve anlayışlıydı da orada hemen halledebildik.
    Ama kabus bitti mi? Maalesef iyimser olmak bir işe yaramıyor sevgili okur. Zaten seçmeli yabancı dil ders saatleri sabah belli olduğu için programa uyduracak vaktim olmamıştı. Bölüm içi seçmeli dersimin kotası dolduğu için üstten seçmeli almak zorunda kaldım, Almanca'yı da alınca Fransızca'dan alabileceğim uygun kur kalmadı. Ki kalsaydı da kotası dolmuştu zaten. Şimdi ben ne yapayım? Kimin hatası olduğunu bile bilmediğim bir saçmalık yüzünden hiç aklımda olmayan bir programla dönem geçireceğim.

    Hepsini geçtim, çok sayın edebiyat hocam muhtemelen kendi istatistiğini düşürmemek için kalmam gereken dersten D2 ile geçirdi. A, B, C, D alanlar ve kalanlar var, herhalde canı o an ne istediyse ona göre verdi notları. İki hafta geç oldu tabi, nerde zorlandığını merak ediyorum. Biraz cesur olaydı da pislik yapmak için yaptığı final sınavından kalanların sorumluluğunu üstleneydi! İnsan yaptığının arkasında duramadıktan sonra...

Okudum, okuyamadım.

    Kitap okuma açısından pek de verimli bir yarı yıl tatili geçirdiğimi söyleyemeyeceğim. Eh, ikiz teyzesi olmak zor iş. Yeni çok fazla şey okumadım ama eskilerden tekrar okuduklarım oldu. Bir de yarım bıraktıklarım.
    Saplantı Ken Grimwood ve Jodi Picoult karışımı gayet heyecanlı başladı ve finale kadar çok güzel devam etti. Sürekli bir twist bekledim durdum, düğümün nerede çözüleceğini öğrenmek için saatlerce kitabın başından kalkmadığım oldu. Sonra kitap bitti. Öylece bitti, ben de beklediğimle kaldım. Ama olumsuz eleştiremiyorum; yavan bitti diye tüm kitabın hakkını yiyemem, son sayfalara kadar gayet güzel gidiyor.

     Fantastik Canavarlar Nelerdir, Nerede Bulunurlar? bir yan kitap aslında. Harry Potter'ın sihir dünyasındaki fantastik canavarlar hakkında kategorilere ayrılmış bilgiler edinebiliyoruz. Kitapta Dumbledore önsözü var. Basılmış olan kitap sözde Harry'nin ders kitabı, üzerinde Harry, Ron ve bazen de Hermione'nin notları yer alıyor. Tabi ki bunlar ders notlarından çok ders arasındaki muhabbetleri içeriyor. Ben her okuyuşumda tekrar zevk alıyorum ve keşke benim ders kitaplarım da böyle olsaydı diye düşünmeden edemiyorum. Hiç şikayet etmeden astronomi bile çalışırdım!

     Yine adından anlayacağınız üzere sihir dünyasının en önemli sporu olan Quidditch üzerine bir kitap. En ünlü takımlar, fauller, kurallar, efsanevi oyuncular, Quidditch'in tarihçesi gibi çok ayrıntılı düşünülmüş keyifli bilgiler içeriyor. Harry Potter hayranlarının asla kaçırmaması gereken bir ikili bir üstteki ile bu kitap.

    Bu iki arkadaş da başlayıp bitiremediklerim. Ken Grimwood'u normalde çok severim, Kayboluş ve Sil Baştan inanılmaz beğenerek okuduğum kitaplardı ama bunun ilk sayfaları beni pek çekmedi. Sonra elimden bırakınca bir daha başlayamadan kitabı almadan Ankara'ya geldim.
    Orhan Pamuk okumayı beceremeyenlerdenim. Ancak bu konuda suçu kendimde aramıyorum maalesef. Ödülleri olabilir ama hem zevkler ve renkler tartışılmaz, hem de Orhan Pamuk kitaplarını yurt dışında sevdirenin çevirmen faktörü olduğunu düşünüp, çevirmenlerini tebrik ediyorum. Yoksa adamlar gelsin bir orijinalini okusunlar da fenalık geçiriyorlar mı geçirmiyorlar mı görelim.

Şans vs Eşitlik

    Bazı insanlar doğuştan şanslıdır. Doğruya doğru şimdi, var böyle tipler ortalarda. Ne bileyim mesela
*tüm güzel fırsatlar aramasalar bile karşılarına çıkar
*aileleri her konuda maddi manevi sonuna kadar destekler
*girdikleri işleri düzgün yapamasalar bile sadece ön planda oldukları için sivrilirler
*her yaz ayrı bir yere tatile giderler, görmeyi hayal bile edemeyeceğiniz ülkeleri görmüşlerdir
*yapmak için öldüğünüz çoğu şey onlara hiç cool gelmez çünkü zaten bir benzerini/aynısını/hatta daha iyisini yapmışlardır.

    Bunlar sadece "mesela" kısmıydı sevgili okur. İşte şimdi hangi tiplerden bahsettiğimi anladın, değil mi? Hah, işte ben onlara inanılmaz sinir oluyorum. Hele bir de çok şanslı oldukları söylendiğinde "Aman bir şey değil yav, alt tarafı onu yaptım bunu yaptım..." şeklinde kendilerince mütevazi görünmeye çalıştıklarında kafalarını duvara sürtesim geliyor. Oradaki "alt tarafı" söz öbeğiyle yaptıkları işin ne kadar doğal olduğunu göstermeyi hedefleseler de aslında kendilerini atış menziline soktuklarının farkında olmuyorlar bittabi.

    Hayır razı olamıyorum bu eşitsizliğe. Şöyle bir baktığımda çoğuna oranla muhtemelen daha zeki, başarılı, azimli, tamahkâr, ölçülü... "Daha" mümkün olan "her şey"im. Gerizekalının önde gideni mi olmam gerekiyordu böyle bir hayata sahip olmak için? Bir yanda İsviçre'ye gitmek isteyen arkadaşıma "Napcan orada, Antalya'ya git." diyen aile var, bir yanda da "Of yeaa, gitmicem ben İsviçre'ye çok sıkıldım her sene her sene." diyebilen bir insan evladı nefes almaya devam ediyor bir yerlerde. Adalet mi şimdi bu?

    Tabi her zaman bizden daha kötü durumda olanlar olduğunu da düşünüp mutlu olmalıyız falan, okey. Ama orta sınıf insanı her zaman ailenin ortanca çocuğu gibi çile çekmeye mahkum. Fakir kesim hep destek görmesi gereken, aralıksız doğurdukları çocukların rızkını bizden çıkarmaya çalışan (çok genelleme yapıyorum üzerime saldırmayın), zengin kesim ise ısınmak için para bile yaksa hayran olunan öyle olduğu için öyle yaşayan ve sorgulanmayan grup olarak kendi yollarını çizmişler. Arada bir üst kesime benzemesi ama aynı zamanda bir alt kesime de yardım etmesi beklenen hep milletin ortanca çocuğu.

    Çok dertliyim blog. Zaten Fransa da soykırımı kabul etmemeyi suç sayan yasayı kabul etti. Gitti bütün Paris hayallerim. Daha önce de gidemeyeceğimi biliyordum ama en azından bu derece imkansız değildi.

Fena okurum.


Ahmet Altan'dan okuduğum ikinci kitaptı Kılıç Yarası Gibi. İlki "Aldatmak"tı ve okuduğumda yaşım biraz küçüktü. Anlamadım diyemem ama garip gelmişti. Bu kitapla birlikte Ahmet Altan'ı okunmaya değer yazarlar listeme aldım. Osmanlı döneminde Avrupa ülkeleriyle karşılaştırma, kadınların görünen yeriyle toplumdaki esas etkilerini çok güzel bir olay örgüsü içerisinde ifade etmiş.



İtiraf etmeye utanıyorum ama 4 ayda falan okudum sanırım. Bölük pörçük, yarıdan sonra başını hatırlamadan bitirdim. Açıkçası dil beni çok açmadı. Böyle şizofrenik şeyleri sevmediğimden değil, anlamak zor olduğundan da değil. Ama daha ilk sayfadan itibaren resmen şifreli bir anlatım var, bir süre sonra çözülmeye başlamayınca sıkıldım açıkçası. Yıllardır ilk defa bir kitabı böyle süründürdüm.


Sinan Akyüz'ün okuduğum ilk kitabıydı Piruze. Okurken feminist duygularım kabardı, kadınlık hormonları tavan yaptı sanırım. Yaşadıklarını derinden hissettim. Sonu biraz peri masallarını andırır gibiydi ama yine de mutlu son değildi. Yani "son" mutluydu da, bence o zamana kadar kaybedilenlerin karşılığı değildi.

Serinin diğer kitaplarına göre "daha az" okuduğum bu kitabı tekrar okudum. İlk okuyuşumda sayfaları yırtarcasına hızlı geçtiğim için illa ki sürekli atladığım noktalar olur. İşin kötü yanı her okumaya başladığımda sanki sonu değişecekmiş gibi aynı heyecanla okuduğum için sürekli aynı hıza kaptırıyorum kendimi. Mesela bu kitapta onca yılın ardından kaçırdığım ayrıntılar olduğunu fark ettim. Bir ara seriyi toptan okuyayım ardından da filmlerini izleyeyim diyorum. İflah olmaz bir Harry Potter hayranıyım. Alan Rickman'ın da dediği gibi yıllar sonra elimde bu kitapları görüp "After all this time?" diye sorduklarında "Forever." diyebileceğim. Tabi bunu Türkçe yapacağım da şimdi adamın sözlerine uygun olsun diye yani.

bir dünyanın daha sonuna geldik.

    Nasıl bir bilinç altım var merak ediyorum gerçekten. Bir rüya gördüm ki...
    Tam olarak ne gördüğümü hatırlamıyorum ancak zombi apocalypse tarzı bir rüyaydı. Yeryüzüne garip yaratıklar doluyor, kaçmaya çabalıyorum. En son "21 Aralıkta dünyanın sonunun nasıl gelebileceğini anladım." falan dedim. Hayır hatırlamıyorum da, hatırlasam bir yerlere yazıp prim yapacağım ama...
    Bu aralar çok alışveriş yapasım var aslında ama karda soğukta çıkasım gezesim gelmiyor. Bir de çıkınca da alacak bir şey bulamıyorum. Saçlarım da stresten dökülüyor, yüzüm stresten kabarıyormuş. Ne stresli bir hayatım varmış da haberim yokmuş!

    Ah unutmadan... Ben biraz geç keşfettim ama Nestle'nin şu son çıkardığı ürünlerden Bol Çikolatalı Bisküvi inanılmaz bir şey. Tatil sonunda patlarsam suçlusu Nestle'dir! Fotoğraf ekleyene kadar fenalık geçirdim ama lanet olası uydunet'in bu kadar bağlandığına şükrediyorum.

Ah edebi çeviri, sen nelere kadirsin.

     Çok sevgili blogger alemi, biliyorum beni özlediniz. Arayı ilk defa bu kadar açtım sanırım. Vakit yoktu desem yalan olur aslında ama elim varmadı bir türlü bir şeyler yazmaya. Aslında çok fazla şey oldu, yarısından çoğunu da unutmuşumdur zaten. Bir ara yazacağım desem de nasıl olsa daha öncekiler gibi unutacağım, o yüzden hiç öyle sözler vermiyorum.
    2. sınıfın ilk dönemini kazasız belasız geçirdim. Bu dönem kariyer planlarım ve geliştirebileceğim yönlerimi anlamam konusunda gerçekten çok faydalı oldu diye düşünüyorum. (Zaten onun dışında gerçekten severek gittiğim tek dersim vardı.) Çevirmenler İçin Edebiyat dersi aldım, ki Elif hoca gibi bir insandan ders almak mükemmeldi benim için. Onun dışında Yazılı Çeviri dersi hocam (ilk başlarda çok hoşlanmadığım ama sonradan ısınmaya başladığım değişik insan) "The Story of an Hour" çevirimi öve öve bitiremediği için taa en baştan bu bölümü seçmeme neden olan edebi çeviri aşkım tekrar alevlendi. En azından mesleğimle ilgili eğilebileceğim bir şey var, varsın yeterince kazandırmasın.
    Tabi bu sırada dünyanın en gereksiz insanının dersinden kaldım. Yahu ben edebiyattan nasıl kalırım? Şimdiye kadar tanıyıp da sevmediğim tek bir edebiyatçı bile olmamıştı, bu döneme kadar. O adam gerçekten edebiyat öğretmeni olmamalı, o ünvanı hak etmiyor zerre kadar! Gidip de okumadığımız nadir kitaplardan birinin özetini tek soruluk final olarak karşımıza çıkarırsa... Düşündükçe sinirleniyorum! Görüldüğü üzere dünya üzerinde yaşayan tek sevimsiz edebiyat öğretmeni gelip bizi buldu, var mı böyle bir şans... Neyse, burdan Hacettepe Edebiyat okumak isteyenlere de böylece bir uyarı yapmış olayım. Asistanların çoğu da çok itici.
    Bir de ben ödev kapağı hazırlamayı çok seviyorum, onu anladım.
    Akademik dönemimin kısa özetini de böylece geçmiş olayım. Adios amigos!