Eskişehir'de Nasıl Eğlenilir?


    Selamlar sevgili okuyanlar, başka bir şey ararken gelip takılanlar ve görüp yine de okumayacak olanlar. Bugün sizlere Eskişehir'de eğlenmenin yollarından bahsedeceğim. Adım adım anlatmak daha rahat olur sanırım, zira biraz uzun bir yazı olabilir.
  • İlk olarak birlikte eğlenilebilecek arkadaşlar bulunur. (Zar zor ikna ederek götürdüğünüz tipler değil, gerçekten gezip eğlenmek isteyen tipler tercih edilmesi önemlidir.)
  • Ankara'dan yola çıkacak olanlar için en iyi ulaşım aracı hızlı tren, 3 saatlik yolu yarıya indiriyor. Üstelik neredeyse hiç sarsmadan, ters bile gitseniz mideniz bulanmadan gidiyorsunuz. Saatte 250 km'ye kadar çıkmasına rağmen aşırı hızdan midenin kasılması durumu oluşmuyor. İlk tren 9'da, dönüş için de son tren 22.00'da, biletler ise 20 tl, merak edenlere duyurulur.
  • Yanınızda bir bilen olması her zaman iyidir tabi. Mesela biz ilk durak olarak Tatlıdil Köftecisi'ne gittik ve saat 12 civarı köftemizi yedik. 1932 yılından beri bu işi yapıyorlarmış, aslında küçücük bir yer ama köfteler gerçekten iyiydi.
  • Ardından Odunpazarı'na gittik, lületaşından oyulmuş envai çeşit şey var. Takı kısmında çok ayrıntılı takılmadığım için bir şey alamadım ama güzel şeyler vardı. Bir arkadaşıma bir hediye aldım doğum günü için sadece. Pipolar da çok güzeldi. Çok ayrıntılı uğraşılmış şeyler vardı.
  • Yine Odunpazarı Çarşısı'nda yaprakların üzerine ebru ile desenler çizip kaplayıp kitap ayracı yapmışlar, harika şeyler vardı. Görülmeye ve alışveriş yapmaya değer gerçekten.
  • Ardından Şelale Park'a çıkılabiliyor hemen (!) çarşının üst tarafında. İlk bakışta inanılmaz bir yokuş çıkıyor ve hiç toplu taşıma ile ulaşım yok. Yürürken isyanlar ede ede gittik ama gittiğimize değdi. Park bildiğiniz oturma alanı ama biz çocuk parkı kısmına felaket takıldık. Hayatımda görmediğim ilginçlikte oyuncaklar vardı. Fotoğrafların yarısını neredeyse orda çektik.
  • Eskişehir'in en güzel yanlarından birisi her yerin düz yol olması ve yolların bisikletlilerin kullanımına çok müsait olması. Sazova denilen bir yer var ve biz çarşıdan oraya kadar bisiklet kiralayıp gittik. Bisiklete binmeyeli çok uzun zaman olmuştu ve yol uzundu. Yorulmamıza rağmen acayip keyif aldık. Yapay korsan gemisi, şato falan vardı. Şöyle bir turlayıp geri döndük, fena değildi. Yine de Sazova turunun en güzel yanı bisikletli gidiş-dönüştü.
  • Ardından yorgunluktan ölerek yine arkadaşın önceden bildiği bir yerde çibörek yemek için oturduk. Çok lezzetli ama aşırı sıcak bir şey, yavaş yemeniz gerekiyor. (Tabi ben bir de dişim yüzünden yavaş yediğim için bitirene kadar soğumuşlardı zaten.)
  • Botla porsukta gezmek de gayet keyifliymiş ancak bu aralar kapaklar bozukmuş, bakım varmış. O nedenle o başka bir zamana kaldı.
  • Bir yerde oturup nargile içtik. (Daha doğrusu onlar içtiler ben sohbete eşlik ettim.) Zaten içtiklerine de pişman oldular. İyi değilmiş. (Eskişehir'in meşhur bir yeriymiş ama hani nargilenin o aroması olur ya içmeseniz bile dışarıdan kokusunu aldığınız; o kesinlikle yoktu. Üstelik ortam kapalıydı ve duman altıydı. Buram buram elma, çilek falan kokması gerekirdi. Bizimkiler de beğenmediler zaten.)
  • Gündüz hava çok güzel ama akşam ciddi anlamda soğuyor, rüzgar falan çıkınca felaket üşüyebiliyorsunuz. Bir kahve dünyası bulup oturmak (oturmadan önce çikolata ve bilumum tatlılara takılıp kalmak, dayanamayıp bir şeyler almak) tercihe göre güzel olabiliyor.
  • Bir de Eskişehir'in nuga ve met helvası meşhurmuş. Nuga helvası mevlana şekerinin fıstıklı haline benziyor ama epey ağır bir şey. Diğerinden de aldık ama henüz denemedim, sıkıştırılmış pişmaniyeye benziyormuş.
  • Dönüş aşamasında gerçekten yorgun hissediyorsunuz ama eve gidip de 101 oynamaya başlayınca açılıyorsunuz, hiç merak etmeyin (Hele de kazanmaya başlayınca yorgunluk kalmıyor :p)
    Tabi itiraf etmek lazım, bunca şeyi yaptıktan sonra iyi bir uyku çekmiş olmama rağmen  hala yorgunum. Önemli olan yorgunluğa değmiş olmasıydı zaten. Eskişehir'i ilk defa gezdim, gerçekten öğrenci kesimi için her yönden çok uygun bir ortam. Her şeyi geçtim, sırf bisiklet turu için bile bir daha gidilebilir.

Eee, yaş ilerliyor haliyle...


    Yaşlanmışız biz azizim! Eskiden monopoly asıl ilgiyi toplarken şimdi sabaha kadar okey oynayan bir nesil haline gelmişiz de benim haberim yok. Monopoly'yi bırakıp, 101'e kafayı sarıp saatlerce başında oturabiliyormuşuz. Ah şu gençlik nasıl geçti anlamadım, diyenlerden olmaya adayım sanırım.
    Yoğun bir programa ayak uydurmaya çalışırken ara sıra kafa dağıtmak, uzaklaşmak gerekiyor-muş. Yoksa aşırı stres fena bir şey. (Tabi bunun için etrafınızda bir şeyler yapmaya hevesli insanlar olması lazım, değil mi ama? Yani ilk iki yıl bir yerlere gitmek için insanları sürüklemem gerektiğinden kısa sürede tüm isteğim kaçmıştı.) Şimdi benim birilerini sürüklememe gerek kalmadan plan doğrudan önüme geliyor, herkes hevesli, bu sefer de hava bozmasa bari...
    Sadece boş zamanlarda değil, dolu anlarınızda da etrafınızda eğlenmeyi bilen ve isteyen insanlar olması gerçekten önemli bir nokta.  Ders arasında 20 dakikalık bir süreç bile bir önceki dersin söküp aldığı yaşama enerjinizi geri getirebilir.

PS: Geçen gün yurt kirasını yatırdım, hadi itiraf edeyim ilk an içim bir acıdı. Sonra dekontumu verip, çıkıp odamda duşumu alıp, hiçbir yerden izin alma ve yurtta kalmadığım gün sayısı hesaplama derdi olmadan güzel bir akşam geçirince... O kadar sürmedi zaten be, sadece ilk an acıdı, geçti. :)

Nefes almak mı? Bilemiyorum ajandama bakmam lazım.

    Biri Türkçe, biri İngilizce olmak üzere 2 kitap okunacak, bir adet İngilizce hikaye okunacak/yazarın özgeçmişiyle yazım tarzı arasındaki bağlantılar bulunacak, British Culture'ın (politika, sosyal yaşam, geçmiş, bugün, eğitim, bakış açısı ve bir sürü benzeri) özümsenecek, Tur-Eng ve Eng-Tur olmak üzere 5-10 sayfa civarı çeviri yapılacak (hatta metni vermiyorlar, ne çevireceğimi de kendim bulmam gerekiyor), dilbilimde bu hafta itibariyle bir sürü anlamsız cümleyi fonetik alfabesiyle yazılıp daha da anlamsız hale getirilecek, TOEFL ve IELTS listening exercise çalışmaları yapılacak, Almanca ve Fransızca'dan değişik aktiviteler yapılacak.
    "Öff yeaa, çok ödevim var." diye mızırdanasım var aslında ama bunları her hafta sil baştan tekrar edeceğimi düşündükçe bir sakinlik çöküyor içime. Şimdiden şikayet etmeyeyim, zaten dönem sonu şikayet edecek yeterince şey çıkacak.
    Hayır işin kötü yanı, biliyorum ki öyle hocalarım var ki eşek gibi gece gündüz onların dersine de çalışsam alabileceğim en iyi not ya B1 ya da B2 olacak. O yüzden çalışma hevesi de kaçıyor insanın. En güzeli Çevirmenler İçin Yazın. Hem derse kimin girdiği gerçekten fark ediyor, hem de "Kitap çevircem benn!!" hayalleriyle müt-ter'e gelmiş biri olarak edebi çeviri doğal olarak en çok ilgimi çeken alan.

PS: Haftanın en kötü yanı da Kırık Hayatlar'ın dandik bir basımına (sözde sadeleştirilmiş ama yabancı kelimelerin anlamları parantez içinde yanlarında yazılmış, iyice karışıyor her şey) 20 küsür lira verdim. Yani evet kitaba verdiğim paraya acımam ama o 50 liraya 10 kitap alabildiğim zamanlar için geçerli. Okumaktan keyif almadığım bir şeye 5 kitap parası verince sinirleniyorum haliyle.

kitaplığım genişliyor.


Koridor yayınlarından çıkan bilim-kurgu kitapları gerçekten güzel oluyor. Klon da bunlardan biri. Baştan sona olayın sonuca ulaşmasını bekleyerek okuyorsunuz ve sonra bir bakıyorsunuz ki aslında görünenin altında yatan farklı şeyler de var. Spoiler vermeden anlatmak çok zor o yüzden iyisi mi alın kitabı elinize, bir başlayınca çabucak bitiyor zaten.



İntibah'ı ikinci okuyuşum, tipik romantik Tanzimat kitabı işte. Kahramanlar ya aşırı iyi, ya aşırı kötü. Kimse kusura bakmasın ama bence kitaptaki en karakterli, en sağlam insan Mahpeyker'di. Biri sürekli görür görmez aşık olur, ayılır bayılır. Diğeri kendisini dinlemeye değer bile görmeden başkalarına inanıp bırakan adamdan vazgeçemez falan. Mahpeyker hem sevdiği insan uğruna ayılıp bayılacak kadar kişiliksiz değildi. Hatun kafasına koyduğunu yapan bir tipti. Yanlış anlaşılmasın, kitap güzel.


Sıradaki kitap Halit Ziya'dan Kırık Hayatlar. (Sınıfta milletin yanlış anladığı şekilleriyle söylemek gerekirler Kırık Kalpler, Kırık Ayaklar, Kırkayaklar... O an söylenince daha komikti, yazınca olmadı bak.)

Edebî bir yazı.


    Gün itibariyle anladım ki edebiyat öğretmenlerinin "çağdaş, güncel" kavramları yaklaşık 100-150 yıl öncesinden kalmış. Onlar için sonrası yok, orada kilitlenip kalmışlar. Tanzimattan sonra Cumhuriyet dönemi bile bir garip geliyor onlara.
    Bölümde edebiyat dersi var diye yaşadığım mutluluk dibe vurdu gerçekten. Biz lisedeyken dönem ödevi olarak edebî döneme ait dergi bile hazırlamıştık. Çıkıp karşıma edebiyatı sevmediğimi, anlamadığımı iddia eden birileri olunca sinirleniyorum. Derse giren kişi öyle bir hoca olacak ki; gelip geçen seneden, bu seneden kitap adları verip okumamızı isteyecek, güncel yazarlardan bahsedecek, günümüz şartlarının edebiyatı nasıl etkilediğini anlatacak. Ne bileyim, kitapların tarzlarına ve hedef kitleye göre değişen ve sık kullanılan kelimelerden bahsedecek. Çeviride işimize yarayacak şeyler bunlar asıl. Her gelen İntibah'ı okutuyor, bize kendimizi geliştirmiyoruz diye kızıyorlar ama asıl onlarda hiçbir ilerleme göremedim ben yıllardır.
    Bölümümde Çağdaş Türk Edebiyatı dersi olmasını bir nebze anlayabiliyorum. Yani tamam içerik çeviriye yardımcı olmasa da hadi bir fikir verme amaçlı zorunlu tutuyorlar diyelim. Bu derse giren hocanın bize Tanzimattan kitaplar okutmaya başlamasını, mantık çerçevesine sığdıramasam da, anlıyorum diyelim. (Yani ben hayatımın hangi evresinde İntibah falan gibi bir kitap çevireceğim ki?!) Ama oturup bize Tanzimat'ın içeriğinden, dönemin adamlarının lakaplarından falan bahsetmesini anlamıyorum. Cidden anlamıyorum. Dönem şartlarını anlatsın elbette ama bana ne bilmem kim paşaya ne dediklerinden? Üstelik bu tarz detayları bilmiyoruz diye "Ne biçim nesilsiniz siz?" şeklinde cümleler, çok gereksiz.

Müt-ter öğrencisiyseniz ve ikinci sınıftaysanız...

(O değil de Mütter Museum diye bir şey varmış, ilginç...)

    Hayat gerçekten zor olabiliyor. Yani ilk hafta daha ekle-sil bile başlamadan durun birden bire ders anlatma, ödev verme bombardımanına tutmayın, değil mi ama? Şimdiden bitirmem gereken bir kitap, incelemem gereken bir şiir, gözden geçirmem gereken iki yazı var. Henüz haftanın yarısında olduğumuzu da belirtmek isterim.
    Şikayetçi miyim? Aslında hayır. Erken kalkma kısmında zorlandığım oluyor. (Bir de erken kalkmam gerekmeyen günlerde sabahın köründe kalkıp saati 10-11 falan sanıp kalkıp giyinip henüz 08.53 olduğunu görüp cinnet geçirmenin kıyısına geliyorum, o da ayrı konu.) Yine de bomboş oturmaktan çok daha iyi.
    Okul yorucu hale geldiğinde şikayet etmeye başlıyorum ama yarın diplomamı verip "Hadi yeter bu kadar, git istediğin gibi yaşa!" deseler... Ne yapacağımı şaşırırım. Son derece mutsuz olurum, hatta reddederim muhtemelen. Mezun olmaktan korkuyorum bu aralar niyeyse, ne yapacağım konusunda kesin bir fikir sahibi olamamak ürkütüyor. (Gelişmiş bir ülkede yaşasam belirsizlikten sakınma bu kadar yüksek olmazdı işte! Yaşasın kültürler arası iletişim dersi bilgilerim :p)
    İlk defa bir döneme "Çok pis çalışıcam, not tutucam, günlük temize çekicem." gibi kendi kendimi gaza getirerek başlamadım. Belki bu sefer ters etki yapar da adam gibi çalışırım diye umuyorum.

Yıllar önce bugün...


    Ben doğmuşum. Evet, bugün benim doğum günüm. (Yani yaklaşık 1,5 saat önce öyleydi.)
    Çok gıcık bir zamanda doğmuşum aslında. İlköğretim ve lisede okula yeni başladığım senelerde kimse bilmediği için doğum günlerim hep arada kaynadı. Üniversiteye geldik, şimdi de okulum geç açıldığı için hem arkadaşlarım henüz gelmemiş oluyor hem de okullar başlamak üzere olduğu için evde olmuyorum. Yine arada kaynamaya yüz tutuyor. Ne yapalım artık, kısmet. Niceliğe değil niteliğe bakacağız. Sonuçta yanımda olabilenler hayatımda gerçekten önemli yeri olan insanlardı.
    Artık rafımda bir adet de angry bird var, sarısından. Kafasına basınca sesler çıkarıyor. Çok deli bir bakışı var, bir de arada gülüyor falan. Gece takılıp gülmeye kalkarsa odadan kaçarım, o derece. Adam gerçekten angry, hakkını veriyor. Küfreder gibi çıkardığı bir ses de var zaten.
    Bir de kendime dip not, doğum günü çocuğuna "Hadi bir şey istiyorsan yapalım." dediğinde ciddi anlamda bozuluyor, arkadaşlarıma falan yapmamalıyım. ("Ben değil bir arkadaşa olmuş da oradan biliyorum.") Bir de kimse doğum gününde tamamen yalnız kalmasın. Birkaç saat bile insanı kopkoyu bir hüzne itebiliyor. Böyle tüm özel günleri, doğum günlerini bir başına geçiren yaşlıları falan düşündüm hep. Ne kadar hüzünlü, ne kadar üzücü bir hayat... Bazen bu akılla gidersem öyle olmaktan korkuyorum. Neyse, 21. yaşıma böyle olumsuz ve karamsar düşüncelerle başlamayayım, değil mi?
    Karamsar değil ama donarak başlıyorum, o da çok hoş olmadı aslında. Oda hala soğuk, hırka ve battaniyeyle bütünleştim. Beytepe Öğrenci Evleri, E blok, 306'dan bildiriyorum, üşüyorum efendim.