Artık bir elektro gitarım var.


    Artık bir elektro gitarım var!
    Bir çırpıda bomba  haberi verip ayrıntılara sonra geçeyim dedim. Efendim yarın dünya üzerindeki 20. yılımı dolduruyorum. Babam da (sözde bana çaktırmadan) hediye olarak ne isteyebileceğimi öğrenmeye karar verip, anneme ağzımı arattı, (ben aslında araba istiyorum demiştim:p) anladım olayı aslında ama annem sonuna kadar inkar etti. Derken bugün babam arayıp bana bir şey bırakmaya geleceğini söyleyince kesin emin oldum diyebilirim.
    İşte sonuç olarak parlak siyah bir Yamaha duruyor şu an kucağımda. Tabi askı ve pena olmaması biraz üzücü bir vaziyet (neyse ki sevgili kişisi hızır gibi yetişip bir adet pena bıraktı) ama yine de kucağımda bir adet gitar var.
    Bir de dip not vereyim, ben solağım ama sağ gitarda da problem çıkmayacak gibi. Yani penayı hangi elime alsam tellerin üzerinde gezinirken dünya dışı bir şey tutuyormuşum gibi geliyor şu an, solla daha rahat falan değilim. Sadece normalde sol elimi kullanmanın getirdiği bir tutuş kolaylığı var, onu da sağ ele kazandırmak çok zor olmasa gerek. Zamanla göreceğiz.
    Durup durup "Artık bir elektro gitarım var." diyorum kendi kendimi ikna etmeye çalışır gibi. Yıllardır en çok istediğim şeylerden biri, bu kadar kolaymış, neden sadece istemekle kaldığımı merak ediyorum ara ara. (Bu gazla gidip kendime bir Ipad almam umarım :p)
    Vaktim yok, kursa gidemem falan diye düşünüyordum ama şu gitar kuzu kuzu dururken hiçbir şey yapmamak içimi acıtır, hafta sonları birkaç saat ayırmak lazım. Bakalım, göreceğiz.

PS: 30 Eylül Dünya Çeviri Günü'müz kutlu olsun! (Bu dönem kendimi daha bir çevirmen gibi hissediyorum. Sophomore oldum az şey mi!)

Home, sweet home


    Selamlar çok sevgili bloğumun sadık takipçileri ve yepyeni okuyucuları. Bir süredir iletişim kuramadık, farkındayım. Bir anda öyle bir hareketliliğin içinde buldum ki kendimi, anca anca her şey normale dönüyor. Eşya toparlamak, kayıt yaptırmak, eşya taşımak, yerleştirmek, alışveriş vs. derken resmen her sonbahar taşınma telaşı yaşıyorum.

  • En önemlisi, şu an size bu satırları öğrenci evlerindeki odamın yatağından yazmaktayım.
  • Odayla ilgili en güzel şey çatı katı olması, tavanın belli bir kısmı aşağı doğru eğimli. Çocukluğumdan beri çatı katı odası hayallerim tam olarak olmasa da gerçekleşmiş oldu böylece. Pencere ağaçlık bir alana bakıyor ve gece ışıklı bir manzaram var, hoş yani.
  • "Ay öğrenci kartım nerde, öf unuttum geri dönüp alayım, turnike okudu/okumadı/bir daha okutayım, yurtta kalmayacaksam izin alayım" derdi olmadan yaşamaya alışmaya başladım sanırım. Yine de arada saf saf kartıma gidiyor elim. Bir de bloğa girerken görevliye öğrenci kartı bırakmaya alışmışım...
  • Olumlu yönleri gerçekten yadsınamaz. Odada yalnız kalmak kolay, eşyalar iğrenç yeşil değil, tahta görünümlü beyaz. Üstelik yatmak için 4 basamak çıkmam gerekmiyor. Tuvalete girmek için toplamda 3 adım falan atmam yeterli oluyor. Banyoyu benden başka kullanan sadece bir insan daha var, ki bu çoğu evde bile bulunmayan bir güzellik.
  • Yurda baktığımda garip hissetmiyor da değilim, olayların böyle gelişeceğini kim bilebilirdi? Geçen sene evler için onca para vermek anlamsız derken, bu sene girememek ne büyük tedirginlikti benim için... Umarım gerçekten güzel bir karar almışımdır. Oda arkadaşım şeker bir tipe benziyor, Sanat Tarihi öğrencisi, 2 senesi kalmış. Yani son senemde yine değişecek oda arkadaşı.
  • Son birkaç günü mutfakla epey haşır neşir geçirdik. Waffle mı dersiniz, soya soslu tavuk mu dersiniz... Malzemeler hazır, bir ara içli köfte deneyeceğim, o derece yani.
  • Kaldığım blok iyi güzel de önündeki yokuşa alışmak uzun sürecek, onun üzerine bir de 3 kat çıkıyorum. Neyse spor olur, fena mı? Yiyip yiyip oturmaya son.
Aslında hayatımı yazmamak için çaba sarf ediyordum ama bunun konsepti tam olarak da otobiyografik bir deneme değil sonuçta. Bir nevi yurt-ev karşılaştırması diyelim, potansiyel bir Hacettepeli okur da faydalanırsa ne ala.

Aklından bir sayı tut!






 Tuttun mu? Bırak şimdi. (İlköğretim düzeyi espriler gerçekten o düzeyde kalmalı sanırım.)


    Yine bir Jodi Picoult eseriyle dönüş yapıyorum. Efendim daha önce okuduğum kitaplarına göre hatun bu sefer o kadar da büyük bir twist yapmamış finalde. Yani yapmış da olayın doğruluğuna inanıp inanmamayı okuyucularına bırakmış bence. Çünkü ben hala şüpheliyim. Sonlarda fantastik bir iki ufak öğeyi mantığa bağlayıp finalde yine ortaya atması pek hoşuma gitmedi ne yalan söyleyeyim.




    Başlarda nasıl toparlayacaklar falan derken öyle bir döndü ki hikaye, kalakaldım gerçekten. Gayet zekice bir kurguydu, polisiye severlere önerilir. Ama şu kitaplarda filmlerde yarım saat/100 sayfa geçmeden hop diye detayları çözen, katilin nerde ne yapmaya çalıştığını anlayan tiplere gıcık oluyorum. Gerçek hayatta da var mı bunlar cidden acaba? Sherlock'çuluk oynuyorlar gibi görünüyor dışardan.



Diğer yazılarıma göre epey kısa yorumlar yaptığımın farkındayım ama ikisi de okumadan anlatmakla olacak kitaplar değiller. Bir de itirafta bulunmak gerekirse, ben epey daha kitap okudum, ama neleri okuduğumu şu an hatırlayamıyorum. Onlar da başka bir yazıya kaldı artık. Görüşmek üzere, takipte kalın :)
(Ezginin kitaplığı vol bilmem kaç başlıklarına da esprisine başlamıştım daha iyi bir şey bulunca değiştirmek üzere, bulamadım gitti.)

Büyük gün yarın! Biri mide problemlerine dur demeli.


    Bugün sekreterlikten aldığım bilgiye göre Hacettepe Üniversitesi Yurt&Öğrenci evleri kazananlar listeleri yarın açıklanacakmış. Ne yapacağımı bilmez halde gergin gergin bekliyorum. İçten içe çok hevesliyim ama dokunsanız ağlayacağım, ctrl+f yapıp adımı bulamazsam yaşayacağım üzüntüyü düşünüp düşünüp geriliyorum. Allah'ım ne olur çıksın, ne olur yurtta kalmayayım artık...
    Ne zaman canım sıkılsa olduğu gibi midem mahvolmuş durumda. Akşam yemeğinden beri -ki saat 8 falandı sanırım- berbat halde, su bile içemiyorum. Aksi gibi evde rennie ya da talcid de kalmamış iyi mi... Maden suyu içeyim dedim, daha kötü yaptı sanki. Birazdan çok açık çay içmeyi deneyeceğim.
    Bu mide problemleri başa bela. Strese ilk yenilen şeylerden biri mide oluyor benim bünyemde. Yorucu bir sınav mı var, hoop akşamına midem bozuluyor. Yakın birinin sağlığına ciddi bir şey mi oldu, hoop midem eşlik ediyor. Biriyle mi tartıştım, midem de tartışmaya katılmaya kalkıyor.
*Sade çubuk kraker iyi geliyor.
*Aç kalmamaya çalışın. Evet tek lokma bile yemek istemiyor insanın canı ama asit arttıkça daha fena oluyorsunuz.
*Açık az şekerli çay işinize yarayabilir.
*Rennie ya da Talcid baş kurtarıcılar.
*Son olarak da sıkıntıya neden olan şeyi çözün. Ola ki yapamıyorsanız ilk maddeden tekrar başlayın.
    Çok fena bir durum o mide yanması, ağrısı. Düşünsenize mide yanmasına isim koyan İngiliz'in kafası "Heartburn" diyecek kadar iyiymiş. Kolay mı, mide bu. İnsanın yüreği de yanıyor tabi. (:p)

    Zaman geçsin diye ne yapacağımı bilemiyorum blog, çok fenayım çok. Yarın sabahtan da açıklamazlar onlar şimdi, akşama hatta geceye kadar süründürürler.

Ankara'da "ev" istiyorum.



    İçimde bir panik hissi, kötü bir şey olacakmış hissi... Yarın başvurular var. Yaz başından beri huzursuz olduğum konu geldi çattı. Yurda mahkum mu kalacağım, yoksa yaşam alanımdaki odadaki metrekare başına düşen insan sayısı düşecek mi?
    Tuvalete gitmek için dışarı terliği giymek zorunda kalmak bile insanın kendini evde hissedememesi için yeterli bir durum. O kadar büyük bir sinir bozukluğu hissediyorum ki şu an, anlatamam. Sanki koşmuşum da nefes nefese kalmışım gibi kalbim sıkışıyor, üstüne bir de panik hissi ekleniyor ve geçmiyor.
    Ne olur ki hiç sorun çıkmadan ev çıksa, yavaştan eşyalarımı taşımaya başlasam, güzel güzel odama yerleşsem... Ah şu ara sınıfların sonradan başvurması meselesi çıkmasaydı belki de yarın kayda gidiyor olacaktım. Her aksilik gelir bulur zaten!
    Yeni üniversite kazananlara da bir abla tavsiyesi benden, aman diyeyim popülasyonun yüksek olduğu odalara yerleşmeyin. (Eğer maddi açıdan bir problem yaratmıyorsa) 2 kişi idealdir sanırım. Bir de baştan çok sıkı fıkı oldunuz diye hemen sevinip alışmayın, sonradan saçma sapan gerekçelerle 180 derece öyle bir dönebiliyorlar ki neye uğradığınızı şaşırıyorsunuz. Düşmandan beter yaralıyorlar insanı. Demiş ya Pir Sultan Abdal, "Ellerin taşı bana hiç değmez, ille de dostun bir tek gülü yaralar beni." diye, işte aynen öyle oluyor.
    Ah blog yurt konusunda çok dertliyim. İşte bu sinir bozukluğunun, ağlamanın eşiğindeki ruh halimin nedeni de bu konu. Düne kadar çıkmazsa da çok üzülmeyeceğimi düşünerek kendimi teselli ediyordum ama bugün bu panikten sonra fark ettim ki eğer ev çıkmazsa moral açısından çok kötü çökeceğim.
    Allahım ne olur çıksın, lütfen...

Observer vs. Caillou



        

 Caillou ve Fringe'teki Observer arasındaki benzerliği inkar edebilir misiniz? Ne zaman etrafta o kel veleti görsem aklıma gelen ilk şey bu oluyor. Çocukluk hali sanki!

PS: Son bir hafta içerisinde tüm diziyi bitirmemin üstüne eve gelen veletler yüzünden aşırı Caillou yüklemesine maruz kalınca ister istemez böyle çıkarımlar yapmaya başladım.

Bye-ram

    Bayram gerçekten çok abartılı bir şey; hele de geniş bir ailenin mensubu olarak aile büyüğüyle yaşıyorsanız, kabusa dönüşebiliyor. Sadece sevdiğiniz insanları seçip alabilseniz yılın en güzel zamanı bile olabilir, ama maalesef öyle bir seçme şansımız olmuyor. Hele de servisten sorumlu aile elemanı görevi görmek zorunda kalıyorsanız (ki bunlar genelde 15-25 yaş arası genç kızlarımızdan oluşurlar) ağlayacak hale gelebilirsiniz.
    Bir kere yorgunluk tarif edilemez, onca misafire yemek/tatlı/çay/kahve/meyve servisi yapmak başlı başına bir problem. Üstüne bir de bitmek tükenmek bilmeyen sorular, yorumlar, öğütler, anılar derken vücut kendini kapatma eğiliminde bulunmaya başlıyor. Tabi ki bununla da bitmiyor. Mümkün olan tüm problemler sizi buluyor. Aksi düşünülemez zaten. Evren bulduğu bütün negatif enerjiyi üzerinize fırlatmaya devam ediyor, bir nevi ne kadar güçlü olduğunuzu sınıyor bence.
    Kendi adıma konuşmam gerekirse ben yine de (her ne kadar pilim bitmiş vaziyette de olsa) devam ediyorum. Ama artık en azından bir iki ufak şey yolunda gitmeye başlamazsa...
   Onu da o zaman düşünürüm.
    Evet blog, yine son derece depresifim.