Bazen çok düşünmemek gerekiyor.


“You may not be her first, her last, or her only. She loved before she may love again. But if she loves you now, what else matters? She’s not perfect - you aren’t either, and the two of you may never be perfect together but if she can make you laugh, cause you to think twice, and admit to being human and making mistakes, hold onto her and give her the most you can. She may not be thinking about you every second of the day, but she will give you a part of her that she knows you can break - her heart. So don’t hurt her, don’t change her, don’t analyze and don’t expect more than she can give. Smile when she makes you happy, let her know when she makes you mad, and miss her when she’s not there.”
Bob Marley

Şu an bir şeyler yazmayı çok istiyordum ama elim kolum bağlandı sanki. Bob Marley güzel yazmış, bari alıntı yapayım dedim.

ezgi'nin kitaplığı vol3

    Fatih'in İstanbul'u fethini anlatan postmodern bir roman diyebiliriz kısaca. Yazar geçmişi anlatırken olayları seçtiği karakterlerin ağzından anlatmış, o karakterlere kurguladığı bir kişilik vermiş. Bunu gayet başarılı yaptığı için haliyle romandaki gerçeklik duygusunun artmasını da sağlamış.
    Gelelim diğer yorumlarıma... Fatih'i mükemmel, her şeyi doğru yapan bir karakter olarak tasarlamaması güzeldi. Yine de o dönemin acımasızlığı, işkenceleri, Fatih'in cinsel tercihleri hoşuma gitmedi açıkçası. Yani bunlar yaşanmış olaylar olabilir ama o kadar net bir şekilde okumak huzursuzluk verici oldu. Bir de o fetih dönemi fazla ayrıntıya girilmişti sanki: "Şunlar ellerinde bunlarla şu yönden saldırdı, bunlar şu yönden saldırdı." tarzı biraz uzatılmıştı. Ama bıktırıcı düzeye gelmeden bitti. Yazarın kullandığı dil sayesinde, okuduğunuz şey keyif vermese de yazdığı kelimeleri okuma isteği duyuyorsunuz.
    Kitabın son 50-60 sayfası buram buram cinsellik içeriyordu, Nedim Gürsel'in neden böyle bir yöne eğildiğini merak ettim açıkçası. Üstelik seksin edebileştirilmiş, süslenip püslenip anlatılmış bir hali de yoktu. Son derece basitleştirilmişti, hatta bayağılaştırılmıştı bile diyebilirim. Belki biraz gereksizdi o kadar ayrıntı, ama çok uzatılmadığı için aşırı bir rahatsızlık vermedi. Son olarak, bu romanı önerir miyim, önermez miyim bir tam fikrim yok açıkçası, Boğazkesen'i beğenmek ya da beğenmemek son derece sübjektif bir karar olacaktır. Ama ben okuduğuma memnunum.
    *Kitap Can Yayınları'ndan da çıkmış, ben onların kapak düzenlerini de çok seviyorum. Ama benim elimdeki (bkz: üst resim) kapak da fena değil.

**********

    Ben yine romantizm, dram falan beklerken bu sefer neredeyse polisiye bir romanla beni benden aldı Livaneli. O kadar kalın bir romanı elimden bırakamadan 2 günde bitirdiğime hala inanamıyorum. Çünkü genelde bu adamın kitaplarını çok beğenirim ama o kitaplar elimde günlerce sürünürler.
    İçerikten bahsetmek gerekirse, yakın geçmişten bile tam olarak haberdar olamadığımı görüp üzüldüm açıkçası. Tabi ki ülkedeki etnik farklılıklar yüzünden insanların neler yaşadığını az çok biliyordum ama bu, karakterlerin anılarında az az anlatıldığında daha çarpıcı oluyor. İnsanların kökenleri hiçbir zaman unutulmaz, yüzlerine vurulabilir. Bu utanılacak bir şeyse tabi...
    Hele bir Struma felaket var ki duymadığım için kendimi affedemiyorum. Bunu hemen bir başka yazı ile anlatmak üzere bırakıyorum, beni epey etkileyen bir mesele çünkü.

***************

    Kim ne derse desin İpek Ongun'un bir genç kızın gizli defteri serisi çocukluğumun bambaşka bir yerinde oturuyor. Çocukça belki ama bu kitabı da görür görmez yapışıp aldım ve okudum. Son kitaplarda işi sadece uzatmak için bile yapmış olsa, ister istemez merak ediyorum çünkü...
    Şöyle bir dönüp baktığımda kendi hayatımla o kadar çok benzerlik görüyordum ki... Belki aradığım için, ama bulunmayacak gibi de değildi bazıları. Ayrılmış aile (nedeni baba), arkadaş grupları arasında kalmak, ilk başlarda ayrılığı hazmedememe, sonra babayı suçlama, en son kabullenip problem olmaktan çıkarma, babanın evlenmesi, anne tarafıyla olan yakınlık. (Bir tek benimle aynı yaşlarda bir kuzenim olmadı, ona yanarım.) Sonra özel hayatına gelirsek; ilk sevgili uzakta, ister istemez ayrılık giriyor araya, sonra ikinci sevgili, daha uzun sürüyor, genel olarak karşı tarafın sorumsuzluğu yüzünden biten bir ilişki oluyor, üçüncü sevgili çok kısa sürede sevdiği bir insan, öncekilere kıyasla farklı bir uyum hissediyor, ondan sonrası da olmuyor Serra için. (Ki ben de aynı şeyi dilemekteyim. Ehe, ehe kızardım sanırım.)
    Öyle işte sevgili blogum ve sevgili okurlarım. 20 bitmeden bu seri de bitti. En sıkıntılı dönemlerimde pozitif kalmama yardımcı olmuş bir kitap serisidir. Kimileri çok laylaylom bir hayat örneği sunduğunu söylese de bence, bak her şeye rağmen mutlu olabilirsin, der insana.
    Bir kitap yorumu yazımızın daha sonuna geldik, ilk kitap dışında yayında ve yapımda emeği büyük olan Olgunlar ahalisine teşekkürlerimi sunuyorum.

Bomboş yaşıyoruz!

Hayatım bir sürü boş kümeden oluşuyor.

    Kendini boş hissetme hastalığına tutuldum, varsa öyle bir şey tabi. Eminim ki bunu yaşayan tek insan da değilim. Birkaç ay içerisinde 20 yaşına gireceğim. Henüz isteyip de izleyemediğim yüzlerce film, okuyamadığım yüzlerce kitap, dinlemediğim binlerce şarkı var.
    20 yaşına girmek üzereyim ama istediğim çoğu müzik aletini henüz elime bile alamadım. Yan flüt çalmak istiyorum mesela, kemanın hayran olduğum sesini ben de çıkarabilmek isterdim, birkaç gündür evin önünden gelen akordeon sesi beni mest ediyor, elektro gitara zaten yıllardır aşığım. Tek yapabildiğim org, bir başka deyişle klavyeyle "oynamak". Sıfır da değilim ama çalabildiğimi iddia etmek abartı olur.
    20 yaşına girmek üzereyim ama neredeyse hiçbir spor dalıyla alakam yok. Bir ara basketbola sarmıştım kafayı, için kötüsü ilerletsem gerçekten güzel oynama kapasitem vardı. Bunu bilmek acıtıyor insanın içini. Ama imkan olmadı işte, şimdi topu elime alsam anca sektiririm herhalde.
    En az bir dansta gerçekten çok iyi olmak isterdim. Tabi şu andan sonra ne kadar çabalasam boş, özellikle dans etmek küçük yaşlarda başlanması gereken bir şey. Şimdiden sonra öğrensem de istediğim düzeye gelmez. Buz pateni yapmak istiyorum mesela, hem de nasıl! Ama geç artık.
    20 yaşına girmek üzereyim ama öğrenmek istediğim dillerin sadece 2'sini biliyorum, hatta birini tam olarak biliyorum bile diyemem. Aynı yaşlarda olup da 6-7 dili akıcı konuşan insanlara deli gibi imreniyorum.
    Hayatımın 20 senesini geride bırakmak üzereyim, bilgisayarla epey haşır neşirim. Özellikle cinsiyet/bilgisayar bilgisi oranını göz önünde bulundurursak bir çok hemcinsime oranla çok çok üst seviyedeyim. Grafik ve photoshop programlarıyla ilgilenmeyi ayrıca seviyorum. Ama dönüp baktığımda ne öğrendim, ne yapabiliyorum? Yapmak istediklerime oranla kadar sınırlı sayıda ki...
   20 yaşına girmek üzereyim ama henüz doğduğum yer dışında tek bir ülke gezmedim. Yurtdışını bırak kendi ülkemi bile hakkıyla gezemedim henüz. Hatta gezmeyi bırak yıllardır tatil yapmadım yav! Zonguldak-Ankara arası gidip geliyorum sadece. Ankara'nın, Zonguldak'ın bile gidip görmediğim yerleri var, deliriyorum böyle düşündükçe!
    20 yaşına girmek üzereyim ama geriye dönüp baktığımda ve kendime "Ne yaptın?" diye sorduğumda spesifik bir cevap verememek canımı yakıyor. Yapmak istediğim şeylerin çoğunu yapmadım, yapamadım. Düşündükçe boşluğa düşünüyorum. Gerçekten boş boş yaşamış/yaşıyor olmak o kadar sinir bozucu ki!
    İşin daha sinir bozucu yanı ise, bu yazıyı yazdıktan sonra şu ana kadar yaşadığım hayatıma devam ediyor olacağım. Gelecekten de çok hayır varmış gibi görünmüyor yani. Öf vallahi sinirim bozuldu.

Şıpsevdi! Love is...

    Yıllar sonra şıpsevdi bulmak çok ilginç bir duygu! Küçükken o zaman için ütopik gelen yazıları okuyup, kağıtlarını saklardım. Artık o aşamayı geçmişim, ama ister istemez gülümsedim. Bu koskoca yazıyı da ona ithafen yazdığım düşünülürse aslında sanırım daha hayalperest bir insan haline gelmişim.
    Hiç bir zaman gelinlik hayalleri kuran bir kız çocuğu olmadım ben. Biraz gerçekçi bakıyordum hayata küçükken sanırım. Daha doğrusu aşk denen şeyin iki insan ilk tanıştıkları sıralarda başlarına gelen bir şey olduğunu, kullanıldıkça da bittiğini düşünüyordum. Eh, pesimist de olsa bir gerçekçilik yok diyemeyiz, değil mi?
    Zamanla bunun yanlış bir düşünce tarzı olduğuna inanmaya çalıştım ve başardım. Elimden gelse zamanda biraz geriye gidip 8-9 yaşlarındaki Ezgi'yi de ikna etmeye çalışırdım. (Bu pek de kolay olmazdı, o zamanlar şu ankinden bile inatçıydım, ama haklı gerekçelerim vardı.) Cedric zihniyetiyle hareket etmesi gerektiğini, sınıfından bir oğlana aşık olup hayaller kurup hep onu düşünmesini falan söylerdim. Çünkü gerçekten 8 yaşındaysanız ve aşıksanız hayat çok güzel.
    Aslında daha önce de söylediğim gibi, 18 yaşındaysanız ve aşıksanız hayat daha güzel oluyor. Çünkü küçükken doğruluğundan şüphe ettiğimiz şeyleri sürekli sorguluyor, gerçekleri bilmek istiyoruz. Ama büyüyünce masal dünyası öğelerine sığınma isteğimiz artıyor. Noel Baba'nın gerçek olmadığını, bebeklerin nerden geldiğini, düşünce boyumuzun uzamayacağını, canımız yandığında biri öpünce ya da şeker yediğimizde geçmeyeceğini, önümüzdeki brokoli çorbasını bitirirsek dünyanın en güçlü insanı olmayacağımızı çok iyi biliyoruz artık; ama bilmek istemiyoruz.
    Gerçekten aşk diye bir şey olup olmadığını da bilmiyoruz. Hormonların ve kan dolaşımının değişiminden ibaret bir iki ufak tefek veri ile "Evet, aşk bu." diyoruz. Peki ya gerçekten yoksa? Tartışmak bile anlamsız; "Aşka inanmıyorum." diyen bir insan bile bunun üzerinde günlerce konuşabilir. Siz hiç mor renkli, 3 kafalı, yumuşak karınlı yaratıkların varlığına inanmıyorum deyip ortalarda düşüncesini ispatlamak için uğraşan birini gördünüz mü?
    Farklı bir açıdan bakarsak, biz var olduğunu düşünüyorsak vardır zaten. Haksız mıyım? Bu ilahi bir gücün varlığına inanmak gibi, sadece gerçekten inanmak istiyorsanız inanırsınız. Aşk da bize çok yardımcı olmaz bu konuda aslında. Aşık olduğumuzda fazladan gözümüz, kulağımız çıkmaz. Tam tersine eksiliriz, sürekli bir eksiklik duygusu çekeriz. Bana göre, normalde bir şey edindiğimizde olduğu gibi gelen bir fazlalık olmayınca, değişimi kendimizi eksilterek yaparız. Kalbimizi veririz, aklımızı veririz, ruhumuzu, bedenimizi, bilinçaltımızı veririz. Buna da aşk deriz. Peki eğer bunu yapabiliyorsak, aşkın varlığını nasıl inkar ederiz? Elimizde malzemeler varsa ve biz kek yapmayı bilmiyorsak veya kalkıp kek yapmaya üşeniyorsak, ya da belki o an kek yemek istemiyorsak, bu kek diye bir şey olmadığı anlamına mı gelir?
    Gerçekten olmayan şeylerin bile olduğuna inanmayı başarıyoruz, dedim. "O şeyler"in gerçekten olmadıklarını söylemek de doğru olmaz aslında. Bazen biri öptüğünde gerçekten geçer canımızın acısı... Bu şartlar altında aşka inanmamak mümkün değil. Hele de şu elimdeki şıpsevdi kağıdını gördükten sonra...


    "Aşk
                   olmak istediğiniz bir yerdir,
                   olmak istediğiniz biriyle."

Home sweet home vol.1

    Sonunda yurdu, kampüs hayatını niye böyle deli gibi özlediğimi anladım. Yani zaten az çok biliyordum da, emin oldum. Ben ev istiyorum. Ama kendi evimi! Kendime ait alanları seviyorum. Bugün IKEA'ya gittikten sonra bu isteğim iyice depreşti. Çok çok büyük bir şey olmasına gerek yok. 2 odası, 1 orta boy salonu, biraz da geniş bir mutfağı olsa yeter; hatta çok bile. Normalde stüdyo daire istiyordum ama hayalleri büyük tutmak lazım, değil mi?
    Mutfak malzemelerimi alayım, güzel güzel kahvaltı tabaklarım olsun. Pratik çekmecelerim, duvarlarımda tablolarım olsun. Şu aralar şekil şekil aynaları çok sever oldum, onlardan alayım mesela. Banyodaki aynanın önünde de bir iki krem ve cilt temizleyici, diş fırçam ve macunum falan.

    Sonra halı meselesi önemli, salonun nasıl olması gerektiğine tam karar verebilmiş değilim. Biraz ciddi bi görüntü mü yoksa yine neşeli ve renkli mi? Mumlar olacak kesinlikle, bir sürü mum. Duvar saatim neşeli bir şey olur gibi geliyor. Düz klasik bir şey olmaz sanırım. Tabi ilgimi çekenlerin hepsini almaya kalkarsam banyoda dahi duvar saati olur galiba, abartmamak lazım.

    Evimi düşününce arka planda hep müzik canlanıyor zihnimde, muhtemelen arka planda çok yüksek sesli olmasa da bir fon müziği olacak sürekli.

    Ah yastıklar! Yere gelişigüzel saçılmış kocaman yastıklar istiyorum. Kendim bile dizayn edebilirim bir şeyler. Şu armut koltukları da çok seviyorum, camın önüne koyacaksın, ne güzel kitap okunur orda! Sallanan sandalye de hiç fena olmuyor aslında.

    Aslında hep çalışma odası hayali kurmuşumdur. Mesleğimin de getirisi olarak masa başında epey vakit geçireceğim yazılı çeviri yaparken. Boydan boya kitaplığım olur herhalde, birkaç rafta sözlüklerim (ki daha şimdiden epeeey bir yer kaplıyorlar zaten), birkaç rafta kendim çevirdiğim kitaplar (böyle söyleyince de çok karizmatik geliyor kulağa hehe), geri kalan raflar da bugüne kadar kitaplığımda biriken romanlarla dolu, ve birikecek olanlara da epey bir yer olmalı tabi. Onları düzenlemek, konulara göre sıralamak, ara sıra tozlarını almak lazım elbette. Şimdiden yurttaki o küçücük raflarımla (aslında normal şartlarda gayet genişler ama bana yetmiyorlar) bile uğraşmayı seviyorsam, kendi kitaplığımla hayli hayli ilgilenirim. (Kitaplıklara örnek olarak o kadar güzel şeyler var ki bambaşka bir yazının konusu olmayı hak ediyorlar.)

Çevirmenin chairball'u böyle olur. Çevir-ball da diyebiliriz. Süper oldu valla!

    Çiçeklerim olur mu şüpheliyim. Hem çok düşkün değilim, hem de uğraşamazmışım gibi geliyor. Kaplumbağam olacak sanırım bir köşede. Epey genişçe bir kaba koyup işimi kolaylaştıracak bir temizleyici almak lazım. Hem hayvancağız rahat etsin, hem de her yıkadığımda ellerimin tırmalanması işkencesi bitsin. Nasıl olsa epey bir süre daha benle yaşayacak, dekoratif dursun bari.
    Dekoratör mü olsam ne? Onca fikir boşa gidiyor. İnsanların ellerinde tapular, evlerinde oturuyorlar, evlerini dekore ediyorlar. Ben oturduğum yerden düşünüyorum; benim de bir evim olsa benim de eşyalarım olsa diyorum. Benim niye yok, ben niye alamıyorum diyorum!

Star Wars



Buyrun aperatif olarak Metallica'dan Imperial March!

    Star Wars izlemeye başlamam biraz geç oldu. Bu seneye kadar oturup seriyi baştan sonra izlememiştim. (Tamam tamam kabul bu sefer izlerken de ilk filmde azıcık birazcık uyuyakaldım, tam şu yarış sahnesinden önce, ama uykum vardı, filmle alakası yok, şimdi unutuyoruz bu konuyu.) Filmler bitti, üstüne Clone Wars izlemeye başladım. Ahsoka'nın akıbetini çok merak ediyorum an itibariyle.
    Topluca bir yorum yapmak gerekirse filmleri genel olarak gerçekten beğendim, farklı türleri bir araya getirebilen nadir serilerden biri. Aksiyon, macera, romantizm, dram, komedi; gerçekten her türden biraz biraz barındırıyor.
    Bir de küçük negatif eleştirim var, söylemeden edemeyeceğim. İlk filmde, aslında olayların gidişatı açısından düşünürsek 4. filmde, Yoda kendini mağarasına kapatmış yarı deli bir tipe döndürülmüş. Olmamış yahu, koskoca Yoda'ya yakışmamış. Yemek kaplarına saldırıp dağıtmak falan... Yoda bu, olur mu öyle şey?
    Bir de son filmi garip bir versiyonda indirmişim, subvoice şeklinde yorumlar vardı. Darth Vader için "Oh, Dark Dizzy-Wizzy has come." tarzı şeyler duymak hoş olmuyormuş, onu tekrar normal indirip izledim.
    Epey uzun bir zaman alıyor 6 film, ama iyi ki izlemişim. O dönemin şartları içinde bile "Uzay filmi nasıl çekilir?"i güzel göstermiş Lucas. İyi de kazanç elde etmiş ama şimdi inkar etmemek lazım. Hala çizgi romanların, romanların, 3 boyutlu kitapların, ansiklopedilerin ortalarda dolandığını düşünürsek hala da Star Wars serisinden inanılmaz miktarlar kazanan insanlar var. İşin kötüsü gerçekten çok çekici ansiklopedik şeyler var, D&R'da falan bakmadan geçemiyor insan. Ayrı bir dünya yaratılmış gerçekten. Star Wars, bir kitaptan da filmleşmediği için aslında bence daha zoru başarmış. Eksik nokta bırakma, "Kitaplar her zaman filmlerden güzeldir." klişesinin arkasına sığınma imkanı olmadan bir seri çekmek çok da kolay gelmiyor kulağa.
    Etrafta binlerce Star Wars manyağı varken filmleri bile anca 20 yaşına gelmeden bitirmiş olmakla övünmeye, üzerine de daha fazla laf etmeye lüzum yok. Nasıl ki önüne gelen Harry Potter hakkında konuşup kendini hayran ilan ettiğinde sinirleniyorsam, bu konuda da lafı fazla uzatma hakkı görmüyorum kendimde.
    O da değil de, Star Wars izleyip çocuğunun adını Ceday koyan aile varmış; hay Dart Vedırlar götürsün sizi, ne diyeyim!
    Tamam elinde ışın kılıcı gezen bir çocuğum olabilir, sevimli de olur. Ya da reklamlardaki gibi Darth Vader kıyafeti giysin gezsin, olmadı odasını uzay gemisi şeklinde dizayn etmek istesin, olabilir. Hadi olsun, zıbınlarına kadar Star Wars logolu olsun. Ama adı Ceday koyulur mu!

Harry Potter Çağı


Bu çok güzeldi!

    Bugün Harry Potter'ın son filmini izledim. Şimdi baştan belirteyim, "Kitap daha güzel yea." diyecek olanlara filmi önermiyorum. Şöyle bir olay var ki, arkadaşım elbette kitap daha güzel! Ama filmdeki uyarlama da bence gayet güzeldi, mesela Neville'in Luna'ya aşık olduğunu açıklama arzusu hoş bir enstantaneydi. Güzel espriler eklenmişti. 3D olmasa da olur muydu? Bilemiyorum, böyle olması güzeldi bence. Önceki filmlerde kitapları okumayanların kaçırdığı çok şey vardı, bunda son film olmasının verdiği bir sorumlulukla olaylar birer birer kapatıldı. Kitaba göre eksiklikler elbette var, ama her şey de havada kalmadı.
    Bu filmi objektif bir biçimde değerlendirmeyeceğim. Kitapları çıktıkları gün alıp okuyan, üstelik orijinal dilinde de olmak üzere onlarca defa okumuş olan bir insanım ben. Hala "Ben çevirebilseydim bu kitapları keşke!" diye iç geçiren, 13 yaşından sonra bile baykuşla mektup gelmesini umutla beklemiş, bulduğu tüm yan kitapları (Çağlar Boyu Quidditch ve Fantastik Canavarlar Nelerdir, Nerede Bulunurlar?) alıp defalarca okumuş, King's Cross'ta o peronun önünde fotoğraf çektirmeyi deli gibi isteyen bir insanım. Biraz da haksızlığa uğramış hissediyorum kendimi aslında. Muggle olmak o dünyayı tanıdıktan sonra lanet gibi bir şey.



    Bugün Hogwarts Ekspresi son kez kalktı, son kez Hogwarts'a öğrencilerini taşıdı. Ama benim için ondan sonrası bitmedi. O öğrenciler de seçmen şapkanın kararını beklerken titreyecekler, ileride onlar da Hogsmeade'e gidip kaymak birası içecekler, Quidditch seçmelerine katılacaklar. Bludger bir yerlerini kırdığında Madame Pomfrey koşacak yardımlarına.
    "Fantastik Canavarlar Nelerdir, Nerede Bulunurlar?"ı benim kadar istekle okumayacaklar belki. Sihir Tarihi'nde sıkılacak ya da Muggle Araştırmalarını gereksiz bulacaklar. Ortak Salon'da sohbet edecekler. Ama onlara Weasley Şakaları satacak bir Fred Weasley yok artık, çoğu bunu bilmeyecek bile. Kehanet'te gülecek, İksir'de kazanlar patlatacaklar. Ama onların İksir hocası Severus Snape olmayacak.
    (Snape için içimin ezileceğini söyleseler hayatta inanmazdım. Zorla değil ya, iyi bile olsa sevmiyordum. Kitapta da kötü olmuştum, yine üzüldüm.)
    Bir çağ kapandı.


    Söz konusu Harry Potter olunca konuşacak, günlerce konuşacak cümlem, konum var. Ama o filmin bitişi ile salondan çıktıktan sonra, gerçekten bir çağ kapandı. Şunu rahatlıkla söyleyebilirim ki, benim çocuğum Harry Potter okumadan büyümeyecek.

    Son kez teşekkürler Rowling.
    Neyse ki Pottermore bir nebze açılan boşluğu doldurmak üzere geliyor. (Pottermore daha önce Rowling'in Sihir Dünyası'nı zihninde yaratırken kurguladığı, ama kitaba aktarmadığı öğeleri de içerecek. Bir de son kitap bittikten sonra "Dumbledore benim gözümde eşcinsel bir karakterdi." demeseydin keşke... Umarım bu Pottermore işi -görselliği ve interaktifliği saymazsak- hayalkırıklığı getirmez Potterkoliklere, özellikle de bana.)

Moulin Rouge


    İnsana iyi çarpan bir film. O değil de, tangoyu gerçekten hakkını vererek öğrenme isteğim inanılmaz arttı.

So happy together...

    Bugün haftalar sonra yaşadığım en güzel gündü. İnsanın gerçekten iyi arkadaşları olması güzel bir duygu. Yeniler arasından böyle yakın olacağım insanlar hiç çıkmayacak diye ne kadar korkmuştum! Eh sütten ağzı yanan haliyle korkmaya başlıyor tabi.
(-Biliyor musun Olric, benim bir çok dostum var.
-Görüyorum efendimiz, hepsinin sırtınızda izleri var.)

    O kötü günler geride kaldı, güzeeel bir sene bekliyor beni. Pozitif olacağım, etrafıma da pozitif enerji saçacağım bir sene olacak. Üzerimdeki şu dengesizliği de önce bastırma sonra da yok etme kararı aldım. Bir an hüngür şakırt ağlayıp diğer an gülücükler saçmayacağım. Beni de yoruyor, hayatımdakilere de ister istemez bir şekilde yansıyor. Sevdiğim hiç kimseyi üzmemeyi planlıyorum, sıkı çalışmaya da hazırım!


    Kahve falı güzel bir şey, keyifli bir şey. Şimdiye kadar baktığını gördüğüm herkes güzel sallıyor, tutmadığını hissettiğinde kıvırıyor falan. Fala inanma, falsız kalma diyenlerdenim. Zaten sonradan hep tutan şeyler hatırlanıyor, diğerleri unutulup gidiyor, işin sırrı orda.
    O değil de, eğer Sevgi'ye de öğrenci evi çıkarsa yeme de yanında yat yani. Hem "Oda arkadaşım nasıl olacak?" derdinden kurtulurum, hem de... Bilemedim, bir çok yönden güzel olur işte yahu. Yalnız sanki bana çıktı da... Allah mı söyletiyor nedir, hadi bakalım. Hafta içi bir daha konuşmaya gideceğim zaten, bu sefer iyi anlarına denk gelirim belki, belli mi olur?
   Yarın Harry Potter yorumumla geri döneceğim, bekleyin beni. (O değil de, Büyülüfener'de asılı olan dev boy posteri istiyorum! O olmazsa tek tek oldukları ufakları da alabilirim, sorun değil!)
    Yıllar da geçse gece vakti tek başıma kalmaya alışamayacağım sanırım. Yurttayken odada yalnız olmaktan bu kadar korkmuyorum ama evde olunca uyku haram oluyor. Oooff off... İşin kötüsü gerçekten uykuluyum. Nickelodeon'da Rugrats izliyorum. İyi ki belli bir saatten sonra yayını kesmiyorlar.

Avea - Yuh Be! Kampanyası


    Bir dönemin en gözde operatörüydü Avea. Turkcell kadar geniş bir çekme alanı olmasa da arama konusunda, mesaj çekme konusunda o kadar avantajlıydı ki, kendi üzerime aldığım ilk hattım Avea'ydı. Üstelik neredeyse 10 kişiyi de Avealı yaptım o dönem.

    Kampanyaları açısından hala fena değil, 11000 SMS'i olsun, 30 tl yükleyene 1000 dakika Avea içi konuşma süresi vermesi olsun, internet paketi olsun oldukça hesaplı diyebiliriz. Gel gör ki kullanabiliyor muyuz? Ne mümkün! Çekmeme sorununu bir kenara bırakıyorum ve ilk olarak bugün yaşadığım bir problem ile başlıyorum.

*Avea kullanıcısıysanız, dışarıdan arama geldiğinde karşınızdakine "Bu kullanıcıyı arayamazsınız. Üzgünüz." denebiliyor. Gidip Avea bayisine bunun ne anlama geldiğini sorduğunuzda "Siz o numarayı bloke etmişsinizdir, o yüzden arayamıyordur." cümlesi ile karşı karşıya kalıyorsunuz. (Arkadaşım ordan bakılınca salağa mı benziyorum, bloke edip unutup gelip bunu sorabilecek kadar?)  Yani bir de bloke ettiğiniz iddia edilen numaranın sahibi sizinle irtibata geçemeyip gidip sorsa ve bu cevabı alsa al başına belayı.

*Kafasına estikçe "Bağlantı Hatası" yazısı eşliğinde hattımı hem içerden hem dışardan aramaya kapatıp, kafasına göre açabiliyor. Yani iletişim özgürlüğünüz Avea'nın insafına kalır.

*Mesaj çekerim saatler sonra gider; biri bana mesaj çeker, saatler sonra gelir. Yani arkadaşımla buluşmak üzere anlaşıp mesajla haberleşmeye çalıştığımda, beşinci çayımızı içerden "Ben terminalin ordayım." diye mesaj gelmesine hiç şaşırmaz hale geldim ben.

*2-3 ayda bir Kullanım Miktarı:1 Kullanım Tutarı:1,küsürat şeklinde ücret kesiyor. Avea'ya gidip sorduğumda da her seferinde başka bir bahane ile karşılaşıyorum: "internet paketinizi aşmışsınızdır (kullanım miktarını byte olarak vermiyor deyince de kem küm ediyorsunuz), o bilmem ne vergisi falan filan. Yani Avea az az da olsa havadan kontör yiyor.

*Bir gün full çektiği yerde, yarım saat sonra "şebeke yok" yazısıyla karşılaşabilirsiniz. Yani Avea'ya güven olmuyor.

*Avea bayilerindeki elemanlar çoğu sorunu anlamıyor. Ayrıca (hala öyle mi bilmiyorum ama) müşteri hizmetlerini aradığınızda kontörünüz su gibi akıp gidiyor(du). Yani Avea kullanıcısına yardım etmekten hoşlanmıyor.

    Bu liste oturup biraz daha düşünsem uzama potansiyeli çok büyük olan bir liste. O nedenle sevgili Avea, sen kaybettin. Beni, beni! Ezgi'ni!

    Vodafone Özgür Genç tarifesi bu aralar gözüme en çekici gelen tarife. Eğer şu anki operatörüm bir kere daha tepemin tasını attırırsa, sıcak mıcak demeyeceğim hemen gidip taşıyacağım numaramı! (Tepemin tasını attırmazsa da eninde sonunda taşıyacağım, kaçarı yok!)

My preciousss


"The English-speaking world is divided into those who have read The Hobbit and The Lord of the Rings and those who are going to read them."

    Şu aşamada ben de ortalarda bir yerlerde bir yaşam formuyum. Hobbit'i yıllaaaar önce kuzen kişisi hediye ettiğinde okumuştum. Çok da beğenmiştim. (böyle kuzenlere iyi kuzen diyoruz) Tatil başlarında da AnkaMall D&R'da bu seriyi bulunca dayanamayıp aldım. 50th Year Special Edition imiş kendisi. Kutusu, ciltleri çok güzel. Bu aralar ikinci kitabın ortalarına gelmiş bulunmaktayım.  Adam gibi vakit ayırıp okuyamadım, yoksa üçü de biterdi onların şimdiye kadar. Malum, dizi izlemeye sardığım için bu aralar kitaba ayrılan zaman azaldı. Bitseler extended filmlerini izleyeceğim, 4'er saatten... (Kendime biraz garezim var sanırım.)
    Bugün Nedim Gürsel'in Boğazkesen'ini aldım, kitap alemine geri dönüş yapıyorum. Zaten 5-10 dakikalık yürüme mesafesinde Tunalı D&R olunca aksi mümkün değil. Ama mali çöküntüye girmemek adına kendimi çok da kaptırmamaya çalışıyorum. Aslında arada epey kitap okudum ben ama buraya bir şeyler yazmayı unuttum hep, geçmişi arkamızda bırakıp yeni kitaplarla hayata devam etmek en güzeli.

Je n'en veux pas! Let's dance!


Donnez moi une suite au Ritz, je n'en veux pas ! 

Des bijoux de chez CHANEL, je n'en veux pas ! 
Donnez moi une limousine, j'en ferais quoi ? papalapapapala 
Offrez moi du personnel, j'en ferais quoi ? 
Un manoir a Neufchatel, ce n'est pas pour moi. 
Offrez moi la Tour Eiffel, j'en ferais quoi ? papalapapapala 

Je Veux d'l'amour, d'la joie, de la bonne humeur, ce n'est pas votre argent qui f'ra mon bonheur, moi j'veux crever la main sur le coeur papalapapapala allons ensemble, découvrir ma liberté, oubliez donc tous vos clichés, bienvenue dans ma réalité.



    Dinle dinle bıkılacak gibi mi? Bu tip şeyler Fransızca aşkımı kabartıyor!

****
    Laf aramızda yavaş yavaş İtalyanca'ya göz atmaya başladım. Dil konusunda biraz doyumsuz davranıyorum sanırım. Zaten seçme şansım olsa çok paraya sahip olmak yerine çok dil öğrenmek isterdim. (Dil bilmek bir şekilde para getiriyor nasıl olsa eheh.)
****

    O değil de bu aralar inanılmaz bir dans etme arzusu var içimde! 5+1'de yüksek ses müzik ile odanın içinde dans etmek kesmiyor; oda küçük, ben ne yapayım! (Alors On Danse'ın etkisini de inkar edemem! :p)

Olan Camelot'a oldu!


    Camelot, adından da anlaşılacağı üzere, Kral Arthur'u konu edinmiş bir dizi(ydi). Kurguyu, Eva Green'in oyunculuğunu (hatun gerçekten çok hoş, belirtmeden geçemedim), dekorun güzelliğini geçtim; o dizi sadece Merlin için izlenirdi. Kafası kazınmış, ne an ne yapacağı belli olmayan, kendi kurallarına göre yaşayan/yaşatan, hatta biraz kaçık ama gerçekçiliğini koruyan bir karakter oluşturmak çok kolay olmasa gerek.


Ama ne oldu? Yaranamadılar. Dizi, ilk sezonun bitirdi ve yayından kalktı. Son bölümü izlediğimden beri bu tedirginlik vardı içimde aslında. Aklıma gelen başıma geldi mi denir, ne denir? Sanırım sorun Joseph Fiennes. Adam Flashforward'da normal bir karakter ile karşımıza çıktı, tutmadı. Camelot'ta Merlin olarak çıktı, yine olmadı. İşin ilginç yanı Flashforward da, Camelot da gerek oyuncular açısından olsun, gerek senaryolar açısından son derece başarılı yapımlardı. Ortalıkta gerekli gereksiz o kadar dizi gezinirken, yapımcıların dönüp dolaşıp iki üç adam gibi diziyi bitirmesi beni çileden çıkarıyor.


    Ortaçağdan bir haber daha var, Merlin devam edecekmiş. Şimdi durup bir düşünüyorum, reva mı bu? Tamam Merlin'i de uzunca bir süre severek izledim. Hatta bazı bölümlerini sonradan ikinci kez de izledim. Ama Camelot biterken kepçe Merlin'in 4. sezonunun çıkacak olmasını müjdeli haber olarak göremiyorum ne yazık ki. İki dizi arasında Merlin'in daha başarılı olduğunu iddia edebileceğimiz tek nokta Camelot'taki yeni yetme Arthur yerine daha karizmatik bir Arthur görüyor olmamız. Ama Camelot'taki Merlin'in başa geçirdiği kral olarak kendini beğenmiş bir tip görmek bir nevi mantık hatası olurdu, böylesi gayet güzeldi.
    Dizi piyasası çok bozdu, önünü alamadık. Bozdu, bozdu, bozdu, bir yerden sonra daha fazla bozmaz dedik, iyice bozdu.

Vampir istilası!

True Blood'da içeriği bile bilmeseniz bile önce bu şarkıya kapılıyorsunuz zaten!

    Daha önce bahsettim mi bilmiyorum ama The Vampire Diaries son dönem favorilerimden biri olmuştu. Her ne kadar Ian Somerhalder hatrına izlemeye başlamış olsam da 2 sezon ne ara bitti fark edemedim bile. Şimdi de True Blood izlemeye başladım, ikinci sezona geçmiş bulunmaktayım.

    Önce bu vampir sevgisinin temelinden ve nasıl ilerlediğinden söz edeyim:

*Henüz daha mini mini bir ilköğretim öğrencisiyken başladı benim vampir sevgim. 20-25 kitaplık bir "Küçük Vampir" serisi okuyunca ister istemez sempati duyuyorsunuz. Rüdiger, Anton, Anna, Bıçkın... Hala karakterleri unutmamışım üstelik!
*Alacakaranlık serisini unutmamak lazım. ikinci ve üçüncü kitapları tek gecede okumuştum. Ah Edward ah... (Filmleri için de beğendiğimi söyleyebilsem keşke, ama gerçekten kitaptan sonra çok yavan kalmıştı. Yan karakterler iyi seçilmişti denebilir ancak ana karakterler hiç oturmamıştı oynadıkları rollere.)
*Ardından bir iki ay kadar önce Bram Stoker'ın Dracula'sını okudum/izledim.
*Ama beni asıl bağlayan nokta The Vampire Diaries oldu.
*Şimdi de True Blood bağlılık yeminine imzasını atıyor diyebilirim sanırım. :p


    Gelelim yorumlarıma... The Vampire Diaries Alacakaranlık'a daha yakın bir vampir mantığını benimsemiş. (Ama Alacakaranlık'tan daha önce yazıldığını özellikle belirtmek istiyorum burada.) Romantizm biraz daha ön planda; insani özelliklerini kaybetmemiş, insanlıktan çıkmamış bir vampir imajı veriyor. Evet ortada bir sürü vampir, cinayet, kan falan var ama bu olaylar da genellikle aşk çevresinde dönüyor. (Sezonu da çok garip bir yerde bitirdi, sanırım Ankara'ya gidince kitaplarına dalış yapacağım, yoksa merak kediyi öldürecek.)


    True Blood da gayet güzel gidiyor da, ben Bill'i sevemedim sanki. Yani güven vermeyen bir tip. Tamam adam vampir o kadar da olsun ama... Kız o kadar fedakar ve kabullenici falan, adamda tık yok. Tabi diğer sezonları izlemeden yargısız infaz yapmamak lazım. Vampir olayına en farklı yaklaşımı da True Blood başarmış diyebilirim. Yani diğer tüm vampir dizi/film/kitaplarında vampirler gizlenme eğilimindedirler. True Blood buna bir son verip çok farklı çıkıyor karşımıza, tabuları yıkıyor desek yeridir.