Rejim yapmakmış, peh!

    Son 10 gündür falan bir zayıflama sevdası baş gösterdi. Zaten gün boyu evde oturuyorum diye abur cuburu kestim, kahvaltıyı mısır gevreği + yarım yağlı süt ikilisine bağladım falan. Kola desen light, arada da form abur cuburla hayatımı sürdürmekteydim. Sonra gittikçe öğünlerin araları açılmaya başladı. Sabahtan akşama kadar zorla yemek yemeye başladım, bu arada pantolonlarda da hafif bir bollaşma baş gösterdi. İlk bir kaç gün gayet mutluydum tabi falan... Ama sonrası tam da tahmin ettiğim gibi pek hoş devam etmedi. Şimdi içimden gelmese bile yemeye zorluyorum kendimi, mide bir süre sonra tekrar genişler sanırım.
    Bir kere adam gibi bir şey yemeyince halsizlik baş gösteriyor. Zaten Zonguldak'ta nem yüzünden kafayı yataktan kaldıramayan bir insanım yıllardır, bir de halsizlik olunca uyanmak ve yataktan kalkmak için harcadığım çaba inanılmaz boyutlara çıktı.
    Diğer etkiler bir yana şunu bilir şunu söylerim: Miden boşken mutlu olamazsın. Felaket bir sinir bozukluğu baş gösterdi. Her şeyden nem kapan bir insan haline dönüşmeye başladım yavaştan. Bir de inatçı bir uyku hali eklenince depresyon belirtisi olmasından da korkmadım değil. Ama yok, tek açıklaması var: Mideniz boş kalmayacak. Bu arada mutfakla da haşır neşir olmaya başladım tabi. Kışa süper hazırlık aslında, kampüste kendimi aşmayı planlıyorum :p
    Tamam bu aralar tehlikeli sınırlarda gezdiğimin farkındayım. Ama artık üzerime olmayan bir kapri ve bir şort için değmez. Yine zayıflama merakından vazgeçmiş değilim aslında, ama bu işi hareket ederek çözmeyi planlıyorum. Çoook hareket etmem lazım blog, çooook. :p
    Yeri gelmişken söyleyeyim, şöyle etrafta dolaşan "ideal vücut ölçüleri"ne sahip hatunlardan hiç haz etmiyorum. Hem kadın dediğin 38 olucak bence bi kere, ne o öyle 34-36 beden tahta gibi. Hıh!

Türkçe'nin-kötü-kullanımıfobik bir insanım.

    Sanırım Türkçe'nin bozuk kullanımını bile aşan takıntılarım var. Yani saçma sapan harf kullanımlarından zaten nefret ediyorum (k yerine q, z yerine s ve benzeri diğer anlamsız kullanımlar) ama artık gördüğüm imla ve yazım hatalarına da sinirleniyorum. (Yeri gelmişken x, q gibi harfleri tamamen yazım dillerine yerleştirmiş insanlara bir şey belirtmek istiyorum; böyle yapınca "dil biliyor" ya da havalı olmuyorsunuz. Öyle olduğunuzu düşünen insanların seviyelerine bir göz atın, silkinin ve kendinize gelin.)
    Tamam herkes hata yapabilir ama bir yerden sonra da haklı olduğumu düşünüyorum. Yani benle aynı yaşta, hatta bazen daha büyük bir insan bağlaç ve durum ekini birbirinden ayıramıyorsa yazık. Ayırabiliyor ama nasıl yazacağını bilmiyorsa üç kat yazık. Yıllarca bunlarla uğraştık biz. Tamam, ben de dili mükemmel kullandığımı ve yazdığımı iddia etmiyorum. Ama hiç değilse "şey"in ayrı yazılacağını biliyorum ya da ne bileyim bağlaç olan "de"yi ayrı, durum eki olan "-de"yi bitişik yazmam gerektiğini biliyorum. Üstelik bunu öyle düşüne düşüne yazmama gerek kalmadan, yazı yazarken anlamdan ayırt edebiliyorum. Peki (bazen benimle aynı eğitimleri aldığını bildiğim) bazı insanlar nasıl yapamıyor bunu?  Hele de "Tabi kısııım." tarzında şeyler yazan bir öğretmen gördüğümde sinirlerim tavan yapıyor gerçekten. Çok üzücü ama gerçekten bu insanların içinde eğitimciler de görüyorum bazen.
    Şükrediyorum ki Lise 1'de ilk başlarda bir edebiyat hocamın "İleride ne olacaksınız?" sorusuna cevap verdiğim gibi Türkçe öğretmeni olmamışım. Oturur ağlardım herhalde öğrencilerimin halini gördükçe. Meslektaşlarımı bu halde görmek ise neler hissettirirdi tahmin bile edemiyorum, şu an bile geriliyorsam...
    Arkadaşlar lütfen, ne olursunuz, yalvarıyorum, biraz özen gösterin yahu! Facebook çıktığından beri her ay artan bir "sinir olma" kapasitem var size karşı. Eski sevgilinize, dostunuza, düşmanınıza mesaj vermek için video paylaşıp üzerine yorum yazmayı biliyorsunuz, azıcık da yazdıklarınızı doğru yazmaya dikkat edin. Ayıp ama, gözümde değeriniz düşüyor gerçekten. Yazdığınız şeyi adam gibi yazamadığınızda, düşüncelerinize de değer vermenin mantığı olmadığı hissine kapılıyorum.

Başım dertte!

    Baş ağrısı başıma bela oldu. Nemli hava bana yaramıyor gerçekten, sinüzit desen değil (aman iyi ki değil, o hiç çekilmiyor) yorgunluk desen değil. Tek sebebi "nem" olan ağrıdan nefret ediyorum. Sabah yataktan ağrıyla kalkmak ne illet bir durum. (Ah Ankara'yı, Beytepe'yi özlememin an itibariyle bir numaralı sebebi kuru havasıdır herhalde) Nem olmadığında rüzgar ne kadar kötü olursa olsun çarpmıyor insanı, ama nemli ortamda sıcakta bile hasta olmayı başaran bir bünyem var. (Zonguldak'ta sıcak görmek de pek mümkün değil bu aralar, o da ayrı konu.)
    Bugün saatlerce kıvrandıran lanet bir baş ağrısıyla boğuştum. Başın tek tarafı ağrır mı yahu? Evdekiler tarafından önce tansiyonuma bakıldı, o neredeyse ideal çıkınca tansiyonla ilgili problemim olmadığına ikna edebildim. Ama hemen ardından bir de kokuya karşı duyarlılıkla birlikte mide bulantısı da başlayınca teşhisi koydu bizimkiler: Eyvah, migren! Genetik faktörü de olduğunu düşününce korkmadım desem yalan olur. Ama an itibariyle migren tarzı bir sancı çektiğimi sanmıyorum. Işığa duyarlı değilim.Sıkıntı+nem bir araya gelince böyle oldum işte. İbuprofen'i bulan şahsa ettiğim duanın haddi hesabı yok. (Yalnız ilginç bir şekilde yan etki olarak baş ağrısı da yapabiliyormuş. "Majezik içtim, başım ağrıdı." olayının gerçekleşmesi mümkünmüş yani, ilginç geldi.)
    Buyrun size baş ağrısını geçirmenin birkaç yöntemi, hepsini bugün kendim keşfettim. Ardından da gerekli araştırmayı yaptım, zararı olmadığı gibi zaten ilaç kullanmak yerine önerilen yöntemlermiş. İnsan zorda kalınca içgüdüsel olarak da bulabiliyormuş demek ki.
    Birincisi sıcak bir şeyler koymak ağrıyı azaltıyor. (Tabi her ağrıya da öyle sıcak uygulamamak lazım aslında, aman diyeyim.) İkincisi şakaklara ve gözlerin arasına basınç uygulamak iyi geliyor. (Tabi basınç işini abartıp elinizi çektikten sonra zonklama hissi yaratacak şiddette bastırmayın hiçbir yerinize.) Üçüncüsü de dolaşmayın ortalıklarda; bir yarım saat yatın, dinlenin.
    Bir de sürekli tekrar başlayacakmış gibi bir his olmasa...

İlişki uzmanı da değilim ama...

Üç karakteri de içimde barındırıyorum sanırım (hatta bazen saatlik değişimlerle). Gerçekten yorucu.

            İnsanlar bazen ne kadar ilginç oluyorlar, değil mi? Zaten neredeyse hepsinden tamamen kopmuş vaziyetteyken, kaç yıllık arkadaşınızla bir fincan çay içmeniz eski arkadaşlarınız arasında krize yol açıyor. Bana gelince, bu kadar küçük hesaplar yapmanın hiç yararı olmayacağı gibi üzerine zararı olur diye düşünüyorum. Bu hale de gelecek kadar garipleşmemeli hiçkimse. Olsun varsın, herkes yaptığının sonuçlarını eninde sonunda kendisi yaşıyor. Kimsenin teşekkürüne ya da bedduasına göre yaşamanın anlamı yok. Sadece bazı şeyleri bilip susmak zorunda kalmak kahrediyor, ama ona da çare yok.
            Bazen bir kez olsun "Millet ne düşünür?" kaygısı olmadan hareket etmek gerekiyor. Tedirginlikleriniz, endişeleriniz olmayacak mı? Elbette olacak, kimin aklında hiç soru işareti olmadan yaşadığı bir dönemi vardır ki? Böyle davrandığınız için de kimsenin hiçbir suçlamasını kabul etmeyin. Çünkü bazen gerçekten hiçbir şey dışarıdan göründüğü gibi değildir. Bir ilişki bittiyse, hiçbir şey uğruna uzatmaları oynamaya, sürüklemeye değmiyor. Olmayacak şeye amin demenin yararı ne? İleride yorulacağınızı, yaralanacağınızı belki de parçalanıp yok olacağınızı bile bile taşlı çamurlu bir yola girmeye değmez. Aşkı, ortak noktaları ve birlikte güzel vakit geçirebilmeyi geçtim, huzurunuz bile yoksa bir süre sonra geriye bir şey kalır mı o ilişkiden?
            Bazılarınız bir sonraki sefer de her şeyin güzel gideceğinin garantisi olmadığını söyleyebilir, bu ihtimalin varlığını inkar edemem elbette. Ama bir köşeye çekilip bekleyerek doğru insanı bulmak da imkansız. Hiçbir insan kendini yalnızlığa mahkum edemez ya da etmemelidir. Sonuçta dünyadaki en kötü ilişkiden bile geriye güzel bir başlangıç kalır.

İnternete girebilmek hiç bu kadar zor olmamıştı.


    Son bir hafta hastaneler, ambulanslar, evin içinde serumlar, kanlar... Anlatırken bile içim fena oluyor, o yüzden o kısmı geçiyorum.
    Bugün ilk defa rahat bir nefes aldım, denize karşı bir cumartesi kahvaltısı iyi geldi. Sonrasında "Never Let Me Go" moralimi alt üst etse de önceki günlere kıyasla güzel bir gün geçirdim. Günlerdir çılgın gibi kitap okuyorum, internet de olmayınca ne yapacağımı şaşırdım.
    Gelelim konumuzaaa... Ttnet çalışanları neden algılama konusunda problem yaşıyorlar? "Süreli internet paketi" denen şey üç bin türü olan ve bağlatılması da çok zor olan bir şey değil,miş. "Formları size veremeyiz." krizlerine de girmelerine gerek yok,muş. Toplamda 2 saatte halledilip, o geceye de internetin açılabileceği kadar hızlı bir olaymış hatta. 3 ayrı ttnet şubesi ile görüşüp öyle tepkiler aldım ki, sanırım o şubelerin çalışanları daha önce internet diye bir şey duymamışlar. Hele yazın internete girmek çok acayip bir olay, öyle böyle değil.

-Ne, yaz paketi mi? Nasıl yani?
-Geçen sene de ttnet'ten bağlatmıştım ben, 2 ya da 3 aylık süreli internet paketi hani?
-2 aylık kampanyamız yok, 6 ay kampanyalı 12 ve 24 ay taahhütlü bla bla bla.
-Kampanya olarak demiyorum ki ben ama, sadece 3 ay için bağlatmak istiyorum. Paket de olmasın, ben kampanya da istemiyorum, normal ücretiyle 3 ay bağlatıp kestirsem olmuyor mu?
-Ceza ödenir taahhüt süresinden önce kestirirseniz.
-Yahu taahhüt vermek istemiyorum, sadece 3 ay internet istiyorum ben.
-Yaz için mi?
...

    Bir ara çevreme bakıp, "Yok, gerçekten şaka yapıyorlar." diye düşünmeye başladım. Neyse ki sonunda olayı çözebilmiş bir insan evladı buldum da çabucak hallettim. Yine gönlüme göre olmadı, ben sınırsız paket istiyordum ama bu sene sadece 6 GB kotalı paket çıkartmışlar. Neyse, kotayı geçtiğimde de çok bir ücret binmiyormuş. Bakalım, görelim.
    Bir de bunca uğraşın üzerine daha ilk saatten hiç beklemediğim sitelerde "Bu siteye erişim mahkeme kararıyla engellenmiştir." yazısını görüyorum, iyice sinirleniyorum.

Pembe panjurlu ev mi kaldı artık?


    Ben mi sevgili olmayı başaramıyorum yoksa diğerleri mi köle modunda yaşıyorlar? Ben mi gerçek aşk, gerçek sevgi dedikleri şeyi kaçırıyorum? Karşınızdakinden aynı ilgi, sevgi ve anlayışı göremedikten sonra kör kütük aşık olunmaz. Yok öyle bir şey yahu! Sevgi paylaştıkça artar klişesini bile bilmiyorsanız nasıl yaşamaktır o?
    Birincisi, ben sevgili olamadığıma inanmıyorum. Elbette hatalarım olacaktır ama bir insana sonuna kadar hoşgörü göstermek değildir sevmek. Ya da bir gün ölse umrunda olmayıp, diğer gün canım cicimli olmak da değildir. O ne değişken bir sevgidir? Aşkta gurur bal gibi olur. Kavganın bile bir dozu, bir sınırı vardır. Karşındakini gerçekten seviyorsan küfretmezsin yahut "öl, verem ol, gözüm görmesin seni" tarzı laflar etmezsin, edemezsin. Hadi manyaksın ettin diyelim, ertesi gün nasıl sarılıp, öpüşüp barışabiliyorsun? Daha dün başka şeyler düşünüyordun sen, yalan mı? Ya da diğer taraf için düşünürsek, nasıl affedebiliyorsun? Kızınca sana ne dediği belli olmayan bir insana güven olur mu? Öyle biriyle bir ömür geçer mi? Çevrede o kadar çok örneği var ki, şaşırıyorum.
    İkincisi, gerçek sevginin yukarıda belirttiğim şartlarda yaşamını devam ettirdiğine de inanmıyorum. Hastalıklı bir sevgidir o olsa olsa. Bir gün kırk derece ateşle yataklara düşüp, ertesi gün maraton koşabilecek kadar iyi hissettiğinizde sağlıklı olduğunuza mı inanırsınız? Eğer öyleyse yanılıyorsunuz. Vücudunuzda bir yerde muhtemelen bir problem vardır, sadece o an için aktif değildir. Bu turp gibi olduğunuzu değil, önemsememeye devam ettikçe yayılıp büyüyecek nur topu gibi bir rahatsızlığınız olduğunu gösterir. İlişkilerde de durum böyledir.
    Bir de ne olur daha ilk günlerden “Evlenicez biz!” planlarına başlayıp hayaller kurmayın. İki nedeni var bunu belirtmemin: Birincisi ne kadar çok güzel hayal kurarsanız ilk sarsıntıda o kadar çok hayaliniz zedelenmiş olur. İkincisi de bir durun arkadaşım, dereyi görmeden paçaları sıvamanın alemi ne? Kim bir ilişkiye ayrılmak için başlar ki? Ama evlilik, çoluk çocuk… Oyuncak değil böyle şeyler, evciliğe çevirmeyin ilişkinizi. Size yazık oluyor sonra. Yukarıdaki gibi ilişkilerin evliliğe dönüşmesi yüzünden de şiddetli geçimsizlik oranında inanılmaz bir artış var tabii ki. Kim gerçek bir ilişkiye “Aman zaten ayrılıcaz.” diye başlar ki?
    Bir de şöyle bir gerekçe var ki çevrede ben ve benim gibileri canından bezdiriyorsunuz. İnsanı ilişkilerden soğutan hal ve tavırlar belli bir dozun üzerinde zehirlenme etkisi yaratıyor.

at the and of the finals...

enjoy the silence.


    Her  final döneminin sonunda klişe olmaya hazırlanan ikiliğimi de yazdıktan sonra bir şeyler yazmaya başlayabilirim. Aslında o kadar çok değişiklik, gariplik, yenilik, karar alıp verme ve olay gerçekleşti ki hangi birini ekleyeyim diye düşününce sapıtıyorum.
    En yakında aldığım karar (daha doğrusu en büyük isteğim şu an diyebilirim) ile başlayayım. Yurdu bırakıyorum. Yani yine kampüste yaşamaya devam edeceğim ama Öğrenci Evleri dediğimiz 2 kişilik odalara geçiş yapma arzusu içindeyim. Tabi yeni kayıtlarla birlikte başvuru yapmam gerektiğini öğrenince biraz moralim bozulmadı değil. (Tamam itiraf ediyorum, "biraz"dan fazla bozuldu; gözlerim yanmaya başladı, yurda tıpış tıpış geri dönerken içimden lanetler yağdırıyordum.) Ama biraz durup düşününce, dereceme güvenebilirim sanırım.
    Gelelim bu isteğimin temeline: Oda arkadaşları önemli azizim. Yani ya gerçekten iyi anlaşırsın, ya da selamlaşıp birkaç temel konu dışında konuşmaz, akşamdan akşama odaya gelince görüşürsün. Benim durumumda her şey çok tuhaftı. Dışarıda görünce neredeyse selamlaşmadığın insanlarla odanın içinde can ciğer kuzu sarması olman bekleniyor. Eh, hal böyle olunca dayanma sınırım da bir yere kadar idare etti. İçeride ayrı, dışarıda ayrı davranmak benim kitabımda ikiyüzlülük yapmaya giriyor ve ben böyle bir insan gibi hissetmeyi kaldıramıyorum.
    Aslında buraya yazamadığım süre içerisinde yazıp bilgisayara yazıp depoladığım bir sürü şey vardı. Kendi bilgisayarımdan yazarken postlamak lazım. Şu an Camelot izlemeye dönüyorum, ilk sezonun son bölümü. Bir ara da Merlin vs Camelot tarzı bir şeyler yazasım var aslında, unutturmayın.

    I'm back.