dertsiz başa dert arama sendromu

    Yaşadığınız huzurdan huzursuzluk duyduğunuz oldu mu hiç? Benim gibi ilginç bir insansanız mutlaka olmuştur. Kontrolü elimde olmayan şeyler her zaman gerginlik hissimi tetiklemiştir. Mantığı toptan geri plana atarak, hatta biraz zorlarsak mantıksız davranmak hiç alışkın olduğum bir yaşam tarzı değildi. Son birkaç aydır yaşadığım bu durum yüzünden şu sıralar gayet huzurlu da olsam içimden bir ses hep bir şeylerin ters gideceğini söylüyor.
    Kontrolü elimden bıraktığımda hep sonradan pişman oldum. Bu sefer huzur duygusu hiçbir şey düşünmemeye yeterli mi acaba? Tedirgin olacak binlerce konu bulmakta hiçbir zaman üzerime insan tanımamışımdır. Ama kendimi bile aştığımı fark ettim. Bazen sonradan ne olduğunu bile hatırlamadığım o kadar ufak ayrıntılara takılıyorum ki.. Ve en nefret ettiğim şeyi yapıp dışarıdan insanların düşüncelerini göz önünde bulundurarak hareket etmek istiyorum, öyle hareket edemediğimde de huzursuzluk artıyor işte. Oysa ben değil miydim "Millet ne düşünür?" klişesinden nefret eden, insanları yargılamaktan nefret eden, yargılanmaktan nefret eden?
    Kendimi tanıyamadığım anlar oluyor, bu ben değilim, bana neler oluyor diye çığlıklar atmak istediğim. Pişmanlık da değil ama adını koyamadığım bir duygu içimi kemiriyor. Değişmek mi yoruyor acaba beni? Değiştiğim halimi mi sevemedim, bir anlasam... Bir an geliyor her şeyi geride bırakıp gitsem diyorum, bir an geliyor sonunda olduğum yerde de huzura erebildim diyorum.
    Özgürlük kavramının uzaklaşması korkusu da var bir yandan. Hep öyle olmak zorunda olmadığını biliyorum, ama eski sinir bozukluklarının geri gelmesinden de korkuyorum sanki.
    Aslında kısaca benim yaptığıma tıp literatüründe dertsiz başa dert arama sendromu deniyor. Ama son derece başarılı bir örnek olduğumu da kabul etmek lazım. Çok iyi beceriyorum kendime soru ve sorunlar üretmeyi. Hayatımın hangi aşamasında sadece kendi düşüncelerime göre yaşamayı öğrenebileceğim ben?

çevir kazı yanmasın!


    Juno'yu Eski bir Yunan tanrıçası olarak çeviren zihniyet, Michael'ı da Amerikalının teki olarak çevirir mi ki?
    Çeviri atölyesi çeviriyi ne kadar düzeltir?
    Bazı MTB öğrencileri bu kadar garip çeviri yapmayı nerden öğren(eme)di?
    Bir çeviride cümle ne kadar uzun ve karmaşıksa, bu o çevirinin o kadar iyi olduğu anlamına mı gelir?
    Tiyatro çevirisini bu kadar ciddiye alan bir (hatta belki de tek) grupta olmak nasıl bir duygu? (Self-interview)

    Süreniz 15 dakikadır, istediğiniz sorudan başlayabilirsiniz. İlk 3 soru 12, diğer sorular 9 puan değerindedir. birinemibakmistin.blogspot.com önceden haber vermeksizin değişiklik yapma hakkını saklı tutar. Sonra da nereye koyduğunu unutur.

    Proofreading aşamasında öyle çeviriler gördüm ki ben neymişim be abi dedim yani. "Come and busy with me" için "Gel ve meşgul ol benimle birlikte." çevirisini de gördüm ya ölsem gam yemem. Üstelik bunlar sözde atölyesi yapılmış metinler. Nerde, kimle yaptınız bu atölyeleri kuzum?
    O değil de savcılıktan ve SKS'den izin alma sürecinde sabahtan akşama aralıksız yürümek, egoya yetişmek için bir koşu faslı ve akşam açlıktan ölmek üzere kendimizi Nacho'ya atmak gibi atraksiyonlarımız oldu dün. Ha bi de bunun üzerine fotoğraf faslı.. Cık cık cık..
   Bugün tiyatronun ilk genel atölyesi var ve kullanılacak sınıfın anahtarı heeepimizin aklından uçup gitmiş. City ve projektör uygun olur umarım. Ve çeviriler adam gibidir umarım. Bizimki olmuştur umarım.

film çevirmek ne demek?

Bu hatun gerçekten güzelmiş.

    Bugün Aşk Tesadüfleri Sever'i izlerken Tunalı'yı, Kuğulu'yu bir başkasının objektifinden görmek çok garip bir duyguydu. İşte ben de burda yürümüştüm, o bankta da oturmuştum falan diye geçirmek içimden.. Ne kadar uzun zamandır Kuğulu'da oturmadığımı, sadece D&R'a gitmek için içinden geçip gittiğimi fark ettim. En kısa zamanda bir gitmek lazım. (Ardından bir D&R da yapmak lazım, oraya da uğramayalı çok uzun zaman oldu.)
    Neyse konuyu dağıtmayayım. "Bir Ankaralı için İstanbul başkasının çocuğu gibidir. Gülerken seversin, ağlarken bırakıp kaçmak istersin." Yaş mı ilerledi, huzur aradığım için midir bilmem, katılıyorum bu cümleye.
    Mehmet Günsur suretinde, adı Özgür olan, fotoğrafçı ve aynı anda müzikle ilgilenip, gitar çalan şarkı söyleyen bir insan.. Çocukluk hayalim resmen! Benim "the one"a ait olmasını istediğim özelliklere epeeeey bir yakın.
    Filmi o kadar benimsedim ki.. Hani bazen kendinizi başrolün yerine koyacak ayrıntılar bulursunuz ya, ben ayrıntıdan öte hayatımdan uzun uzun dakikalar izledim sanki bazı yerlerde.. Manhattan, girişte TNK afişi, Kuğulu, Kızılay meydanı, Gençlik Parkı falan da tuzu biberi oldu. Özellikle de Tunalı.. Ayrancı'da ikamet etmenin kaçınılmaz getirisi Tunalı'da çok vakit geçirmek sanırım. Hayatımdaki yeri gerçekten büyük. Tunalıda D&R + Starbucks keyfi paha biçilemez. Yok yok, çevremden birilerine Tunalı'yı sevdirmek farz oldu, uzak diye kimse gitmek istemiyor yahu!
    Filmin sonunda bir twist geleceğini biliyordum ama bu finali de beklememiştim açıkçası (hadi neyse söyleyip de spoiler vermeyeyim şimdi). "Hoşça kal" çalmaya başladığı an gözlerimin dolduğunu itiraf ediyorum, ama ağlamadım! İzlerken tesadüfün de bu kadarı olmaz falan da demedim. Evet büyük bir abartı var. Ama yine de imkansız değil sonuçta, hatta bunun gibi şeylerin yaşanma olasılığını düşünüp mutlu oldum. "Belki aynı anda başka insanlara 'seni seviyorum' demişizdir."  "Olamaz mı? Olabilir."
    Ben niye bu kadar duygusalım bu aralar? Kendimi tanıyamayacak kadar melankolik ya da mutlu hissediyorum, arası yok. Hayrolsun..

ders kaydı aksilikleri sever

Haftalar sonra Chuck izledim. Kısa diye kuzenimin kotalı interneti üzerinden izlediğim diziler faturayı nasıl etkileyecek merak ediyorum. Online oyun oynamayı kesmezse olacağı bu :p

    Ders kaydı yapmak hiç bu kadar ilginç olmamıştı! Üstten almak istediğim iki dersi de önce yazabilip mutlu olmak, ardından birini silmek zorunda kalmak işin normal tarafı idi. Alper hocanın dersini alamayacağım için yaşadığım hayal kırıklığını saklama gereği duymuyorum. Sonra işin cılkı çıktı, herkes üstten ders alma arzusuna kapıldı falan. Bu yoğunluk yüzünden kimse ders falan alamayacak bence. Sonuç olarak Kültürler Arası İletişim de alamazsam Çocuk Yazını Çevirisi alabiliyorum. 4. sınıf dersi olması dışında bir problem yok. O bari olsa.. Çarşamba günüm boş mu kalsa ya da? Kararsızlık başa bela. Şu Çeviri Araçları ve Kültürler Arası İletişim olaydı iyiydi.

    Bir ara Cihan hoca koridorda koşarken ben de onun odasından fırlarken bir güzel çarpıştık ki sormayın gitsin, ikimiz de ayrı yönlere savrulduk falan. Sonradan epey güldüm ama o an çok utanç vericiydi.

    Üstten ders alma hayallerimin hiç uğruna yıkılmasına inanamıyorum gerçekten. Fransızcayı bırakıp Çevirmenler İçin Tıp almayı bile düşünmekteyim. Irregular mı olsaydım, n'aptım ben ya? Niye bu kadar karıştı benim kafam?

    2. sınıf 3. dönem görünüyorum zaten, arada kalmış yaşam formu gibi hissettim bugün kendimi. Çaktırmıyorum ama sinirlerim bozuldu biraz.

****
    Dergi güzel gidiyor, bitti bitecek herhalde. Yarın kurs kaydımı yenileyip B1'e başlıyorum. Ondan önce bir sinema mı yapsam diye düşünmekteyim. Çarşamba da atölye var. Perşembe akşamı tabi ki kurs.

****
    Yahu o değil de vadiye gitme fikri, gece vakti odtü ormanına dalmakla eşdeğer tepkiler almasın mümkünse. Tamam gitmiyorum, sakin olun.

****
    Beytepe şu aralar sakin, sessiz, huzurlu, kalabalık değil ve en önemlisi hava güzel. Yanınızda kafa dengi birileri varsa, ideal yaşam alanı; kaçırmayın derim. Benim için de son kısım hariç idare ediyor işte.

bu tatil ne ara bitti?

    Günlerin bekleyişi sona erdi ve sonunda danışmanımdan ders programları geldi. Geldi ama aklıma yeni yeni düşünceler sokmayı da ihmal etmedi. Üstten ders almak gibi bi fikrim yoktu, ne olduysa bir anda oldu.
    Çarşamba günümün Fransızca'dan başka seçmeli almadığım için toptan boş olmasına alışamadım bir kere. Diğer günler de derslerim hep öğlene doğru başlıyor. Önümüzdeki yıl da çoook yoğun olma ihtimalimi göz önünde bulundurarak bazı dersleri bu seneden alsam mı diyorum şimdi. Kültürler Arası İletişim'i ders programıma ekledim bile; Çeviri Araçları için düşünüyorum hala. Aslında Alper Hoca'yla Çeviri Araçları da çok keyifli olabilir, ama çarşamba boş mu kalsa? Kararsız görünüyorum ama muhtemelen onu da ekleyeceğim listeye. Şube seçme derdi var şimdi de, hangi şubede kimleri tanıyorum iyice bir araştırmak lazım.
    Salı günü de Fransızca kursum kesin olarak başlıyormuş, Levent Hoca arayıp söyledi. Çarşamba da tiyatro çevirisinin ilk 5'li atölyesini (3 kişi olarak) yapmaya karar verdik. Bizimkilerden biri toptan çıkıp yerine kimse konmayınca, biri de Ankara'ya gelemeyeceğini söyleyince.. Az olsun öz olsun, iyidir.
    312'yi de etüt odası gibi kullanmaya başladım, Speaking Club'lar orda, atölye orda.. Gündüz boş ve sessiz oluyor diye vize haftaları gidip ders çalışmaya falan başlarsam şaşırmayın. Bir de dergiye sponsor olurlarsa

rocks.

    Yoğun program konusunda sınır tanımamaya devam ediyorum, gittikçe daha da dolu hale geliyor hatta. Haziran gibi ne halde olurum, şimdiden merak etmekteyim. Hadi bakalım bana kolay gelsin.

kulağım ağlıyor

Gliserinli el kremi sürdüğünüzde elinizin üzerinde yapış yapış bir his bırakan şey bu oluyor.

    Efendim günlerdir süregelen bir kulak ağrısı ve çınlaması ile bugün dayanamayıp hastaneye çıkmak zorunda kaldım. Kulak-Burun-Boğaz üçlüsü üzerinde uzmanlaşmış bir doktor ile görüşmek için sıra işkencesine katlandım. Kronik sinüzite bağlı bir tıkanma olmuştur, biraz da iltihaplanma var dedi sevgili doktorum. Yani şu sadık misafir rinosinüzit her alanda problem çıkarmaya hevesli; dikkatli olmakta fayda var. Bir sürü damla verip cuma günü yıkatmak için tekrar gitmemi söyledi. Bu sayede öğrendim ki oksijenli su ve gliserin kulağınıza damladığında cızır cızır sesler çıkıyor. Bir yandan komik ama bir yandan o kadar sinir bozucu ki..! Duyma problemi de yaşamaya başladım, ki o bi avuç sıvıyı kulağıma dökene kadar bir problemim yoktu. Üstelik şu kulak yıkama işinden de hiç hoşlanacağımı sanmıyorum. Bugün yapacaktı aslında ama makine bozuldu şansıma.
    Kulak ağrısı da başa belaymış, yıllardır hiç yaşamamıştım. Lanet olası çınlama yüzünden de hiçbir şeye konsantre olamıyorum. Kendi isteğimle doktora gidecek hale geldiğime göre epey sinirimi bozmuş zaten, belli.
    Bir de ufak not; bir KBB'ciye yanlışlıkla "Kulağım ağrıyor." yerine "Kulağım ağlıyor." da demeyin. Çok garip bir sessizlik oluyor ortada.
    Gliserinli el kremindeki gliserinin de nasıl bir şey olduğunu görmüş oldum sonunda. Merakımın böyle gitmesine gerek de yoktu aslında, gliserinli kremin yağlı hissi en nefret ettiğim şeylerden biridir. Şimdi günde 3 defa bizzat kendisiyle muhatap olmak zorunda kalıyorum.

Blithe Spirit


    Blithe Spirit Noel Coward'ın yazdığı bir tiyatro oyunu, aynı zamanda 1945 yapımı bir film. Hikaye bir adam, hayalet olarak geri gelen ilk karısı, ikinci karısı ve bir medyum üzerinden dönüyor. Hayaleti sadece adam görebilmektedir, ilk başta herkes adamın delirdiğini düşünse de ikinci eşi ona inanmaya başlar. En son kadın adamı öldürüp yanına almaya çalışırken ilk eşini öldürür. Bu sefer adamın başındaki bela ikiye katlanmıştır.
    Türkçeye Ruhlar Gelirse olarak çevrilmiş. Oyun olarak da oynanmış, Çılgın Ruh adı altında; İnci Türkay, Atilla Saral, Melda Gür gibi isimler oynamış.


    Ve Blithe Spirit şimdi bizim çevirisini yapmak üzere seçtiğimiz metin. Çevirinin ardından atölye çalışmaları ve sonrasında sahneleme aşaması da olacak ki güzel bir dönem olacağını düşünmekteyim. Haydi çocuklar çeviriye..

Babil'in Çocukları


    Eski çağlardan birinde insanlar, gökyüzünde yaşadıklarına inandıkları tanrılara ulaşmak için uzun, upuzun bir kule inşa etmeye karar verdiler. Bunu gören tanrı, çok sinirlendi ve kuleyi yıktı. Ama ne çare! Bu öfkesini dindirmeye yetmemişti. Bu insanlar aynı dili konuştukları için birlikte iş yapmakta zorlanmamışlardı. Böyle düşünen tanrı, hepsini farklı dilleri konuşmaya mahkum ederek dünyanın dört bir tarafına sürgün etti. Dillerin ayrıldığı o gün, aynı zamanda çevirinin doğduğu gün oldu.


    Derginin adı da bundan sebeple Babil'in Çocukları.

    Bir daha dergi aldığımda yazardan çok tasarımını teknik işini yapan elemanlara şükredeceğim, işte buraya yazıyorum. Bu ilk sayı olayı ne zormuş aman yarabbi! Yazı fontundan başlık boyutuna kadar otur tek tek düşün, boşlukları değerlendirme yolları hakkında kafa yor, renkler, arka planlar ve daha neler neler. Şekilci bir insansanız, tam bir kabusa dönüşüyor her şey. En ufak ayrıntıda bile 10 dk düşününce iş, içinden çıkılmaz bir hal alıyor.
    Günlerdir saatlerce uğraştık. Sıralama, temalar, arka planlar neredeyse hazır sözde; ama iş uygulamaya gelince onlar on kere değiştiği için yarısı anca bitti diyorum. Yalnız söylemeden geçemeyeceğim hiç şikayetçi değilim; işin teknik kısmından anlayan biri olduktan sonra; o öyle olabilir, bu böyle olsun demek gayet keyifli bir iş. (Tabi agresifleşmediği sürece :p)
    Çeviri dergisi nasıl bir şey olur, yaparak öğreniyoruz. İşin zor kısmı da bu. Google Docs, Google Docs olalı bizim topluluk kadar yoğun kullanıma maruz kalmamıştır herhalde. Haydi bize kolay gele.. Kapak resmimizi eklediğim günleri de görme dileğiyle yazıma son veriyorum.