nerde o eski çizgi filmler.. vol1

    Malum yurtta televizyon izleme imkanı olmadığı için kendimi eve atar atmaz kumandayı elime alıp kanal değiştirmeye başladım. Artık önüme ne gelirse, film, dizi, çizgi film diye düşünüyordum ki aman yarabbi! Çizgi film olayının son demlerini yaşadığını gördüm. Ne kadar dandik, ne kadar anlamsız hale gelmiş ve mekanikleşmiş her şey! O zaman hadi biraz eskiyi hatırlayalım, those were the days my friend eşliğinde.. Oldies are the besties!

The Smurfs (Şirinler)


    "Bir gün ormana yolunuz düşerse etrafı dikkatlice dinleyin. Belki Gargamel'in çığlıklarını duyabilirsiniz. Hatta iyi bir çocuk olursanız, belki şirinleri bile görebilirsiniz!" Hala ezbere hatırlıyorum. Bebek şirin ve küçük şirinlerin olduğu zamanlar çok güzeldi ve hatta bir ara zaman yolculuğu yaptıkları bölümler bile vardı. Tekrar olsa tekrar izlerim, tekrar izlemek isteyecek de bir sürü insan olduğuna eminim. Hollywood'un yapacağı filmi merakla bekliyorum. Mavi bir Eyfel Kulesi gördüm sanki!

Wunschpunsch (Büyücüler)


    Kentin mutluluğunu bozmaya çalışan iki beceriksiz büyücü, onları engellemeye çalışan bir karga ve kedi. Çoğu insan bilmez muhtemelen ama gerçekten eğlenceli bir çizgi filmdi. Fox Kids'te izliyordum yanlış hatırlamıyorsam.

Eek the Cat (Kedi Eek)


    Yemek konusunda sınır tanımayan sevgilisi Annabel ve onun Eek'ten nefret eden köpeği Sharky. Bir de Eek'in bir arkadaşı vardı, onun adını hatırlayamadım. Bilen varsa bana ulaşsın :)

Care Bears (Sevimli Ayıcıklar)


    Uzuuunca bir süre Neşeli Ayıcıklar olarak aradığım için bulamadığım çizgi film! Hepsinin karnında ayrı bir resim vardı, hepsi farklı bir duyguyu temsil ediyordu. Gerek duyulduğunda karınlarından ışıklar saçarak temsil ettikleri duyguyu yayabiliyorlardı. Çok da sevimliler!

The Flintstones (Taş Devri)


    Açıklamaya gerek var mı? Bam bam bam!

The Jetsons (Jetgiller)


    Elroy, çocukluk aşkım! 3-5 saniyede saç şekli ve rengi değiştirebilmek, beğenmeyince eski haline döndürebilmek en çok özendiğim teknoloji sanırım. Jetgillerin yeri çok başka benim için, hala.

The Jetsons Meet The Flintstones


    Bunu da çoğu insan hatırlamıyor ama çok keyifliydi, Jetgillerin Taş Devri'ne geçişi, tabi ki onlar için kabus gibi bir şey. Ama Çakmaktaş ve Moloztaşlar için de garip bir durum tabi ki. Denk gelirseniz mutlaka izleyin!

Alf 



    Çizgi film değil ama 8 hayati organından 4'ü mide olan, favori yiyeceği kedi olan Alf'i atlayıp geçemedim. Pizza düşkünlüğümün temelinde Alf yatıyor olabilir!

Catdot (Kediköpek)


    Aynı vücutta iki birbirine zıt varlık. Tek sorun kedi-köpek olmaları değil. Zeki bir kedi ve aptal bir köpek olmaları da bir problem. Kılçık-kemik şekilli evlerinde kavga gürültü eksik olmadan yaşayan iki.. pardon, bir canlı onlar.

Johhny Bravo 


    Karizmatik, yakışıklı, kadın ruhundan anlar; aşk doktoru. En azından o kendini öyle sanıyor.

Cedric


    "Sekiz yaşındaysanız ve aşıksanız hayat çok güzel." Bu da umutsuz aşık, 9'una giremedi gitti. Bir ara Cine5'te yine yayınlanıyordu ama artık yok sanırım. -Unutmadan söyleyeyim 19'unda da fark etmiyor Cedric, hayat yine güzel! :) -

RugRats


    Chucky, Tommy, Lil, Phill ve tabi ki adında büyük bir irony barındıran Angelica. Bir bebek grubunun hayatı ancak bu kadar güzel anlatılabilir.

All Grown Up! (Neredeyse Büyüdü!)


    Bizim bir üstteki elemanların büyümüş halleri. Bu çok uzun sürmedi; ya da ben takip edememiş de olabilirim, emin değilim. İzlemek çok keyifliydi zaten onu bir kenara bırakıyorum; karakterleri ve kişiliklerini koruyarak sadece yaş grubunu değiştirerek yeni bir çizgi film yaratmak kolay olmasa gerek, çok başarılıydı.

Felix the Cat


    Sonradan rengi değişti, adı Sonic falan oldu, ama bildiğin bizim Felix benim için o. Yapımcılar farklıysa epeeey bi etkilenmişler. Tip nerdeyse aynı, sürekli bir dünyayı kurtarma telaşı falan. Ama Felix çok daha güzeldi, bir espri anlayışı vardı en azından.

Bobby's World (Bobby'nin Dünyası)


    En güzellerden birini bu yazının sonuna sakladım. Hayatı bir çocuğun hayal dünyasından izlemek ister misiniz? Evet diyorsanız kesinlikle Bobby ile tanışın. Böyle bir hayal gücü başka kimsede olamaz. İlk harçlığını (bozukluklar şeklinde bir dolar) aldıktan sonraki hali gözümün önünden gitmiyor: (sinsi sinsi ellerini ovalayarak) Nihaha, zenginim.. ehehehe, çok zenginim..

İzlemekten hiç bıkmadığım introlardan biridir sanırım Bobby'ninki:


to be continued..

yahoo! ft. hotmail vs gmail





    Gmail'in mail kutusundaki ilginçliklerle dalga geçerken Yahoo!'nun da aşağı kalır yanı olmadığını fark etmiş bulunmaktayım. Gmail'de "Yaşasın, burda spam yok!" ya da "Çöp kutusunda posta yok. Bu kadar depolama alanı varken postaları silmeye kimin ihtiyacı olur ki?!" tarzı yazılar görmeyenimiz yoktur. Ama Yahoo! da az değil: “tosbaga” ya da “badem” gibi bir takma ad oluşturun. Talep yeterince ilginç, çünkü ad-soyad kabul etmiyor takma ad olarak. Öneriler ondan daha ilginç. Bakalım daha neler göreceğiz?
    En azından gmail gibi adımsoyadım@gmail.com şeklinde mail adresi vermemek için diretmedi. Gmail'e ondan beri gıcığım var, geçenler de de şifremi kabul etmedi günlerce. O yüzden yaşadıklarım zaten.. Uzunca bir süredir hotmail kullanmaya alışmış olduğum için Yahoo! biraz garip gelse de kendisi ile güzel bir başlangıç yaptık, umuyorum ki böyle devam eder. Tabi ki hotmail'den vazgeçmiyorum -mail adresi değişikliği öldürüyor insanı, çok iyi biliyorum gmail sağolsun-, bu sadece bir yardımcı.

at the end of the finals, enjoy the silence!

O mu daha mutlu, ben mi? Kapışırız! :)

    Bittiiiiiiiiiiiiiiiii!!! Sonunda finallerim bit-ti. İnanılması güç bir vaziyet, mutluluk bu olsa gerek. Üstelik sanırım gayet de iyi atlattım. Sonuçlar an itibariyle umrumda değil. "No more studying, no more stress, no more nightmares, no more sleepless nights." Uykusuzluktan ölene kadar film izlemek istiyorum. Valiz hazırlamak bile umrumda değil. Şu Oscar adaylarından başlayalım bakalım.
    Bu gün ne kadar güzel bir gün böyle; sabah lapa lapa kar yağdığını görerek uyanmak, sınavımın güzel geçmesi üstelik o sınavın son sınav olması, sınıf arkadaşları ile vedalaşmak, güzel bir başlangıca tekrar tanık olmak ve şimdi kahvaltı eşliğinde Chuck.. Ondan sonra da hazırlanmaya başlamak lazım bir yerden..
    Mutluyum ve yeterince huzurluyum, yaşıyorum, yaşadığımı hissediyorum. Uzun süredir ilk defa yaşama sevinciyle dolduğumu fark ediyorum bazen. Ne kadar saklasam nafile, bir şey var belli; ben durduk yere böyle olmam. En azından şimdiye kadar hiç olmamıştım. Ama ne?? "Her ne isen hoşgeldin hayatıma" diyor, keyfime bakmaya gidiyorum. Ciao!

bu kriterleri kim belirliyor kuzum?

    Golden Globe'da ne nolmuş yeni bakabilen bir insan olarak tüm ödülleri toptan kınama kararı aldım. İlk başta hele şükür Mad Men'e ödül vermeyen bir tören olmuş diye düşündüğüm için gözüme girdiler dediysem de, diğer ödüllere bakınca şaşkınlıktan kalakaldım.
    Inception'a ödül verilmemiş. Hadi onu bir şekilde kabullendim diyelim, Best Screenplay'i ne hakla gidip The Social Network'e verebiliyorlar, anlayan beri gelsin. Aldığı diğer ödülleri saymıyorum bile, resmen The Social Network ödül töreni olmuş yahu. Hay bakmaz olaydım. Golden Globe mu, Garden Globe mu belli değil. Kriterlerini çok merak ettim, sorun bende mi onlarda mı bir anlasaydım iyiydi.. Inception'ı anlamamış olmaları ihtimal dahilinde mi acaba diye de düşünmeye başladım. "Her şey rüyaydı." olayından fazlası vardı orda aslında falan..? Bir kenara da not ettim, eve gitmeden Black Swan alınacak. Başka da yorum yapmıyorum, kızdım.
    Yarın finalimin olmadığı tek günüm olduğundan bu akşam oturur bir güzel film izlerim derken, hevesim kaçtı resmen. -Bu vesileyle oturup çeviri ödevimi tamamlamış oldum, o da ayrı mevzu tabi.
    Ve ben bu aralar çok yemek yiyorum, imdat!

lexi-wait for it-cology

    House, Chuck ve How I Met Your Mother'ın yeni bölümlerinin aynı anda izlemek nasıl bir mutluluk böyle! Hele de yarın finalim yokken, üstüne üstlük ilk 4'ü gayet güzel geçmişken.. Bu keyifle perşembe ve cuma günkü sınavlara bile çalışırım, o derece!



    Lexicology tişörtlerimiz de geldi, mükemmel olmuşlar! Kendisi resimdeki gibi bir şey oluyor, lex (abbreviation of lexicology) ile oluşturulmuş intertextual phrase'ler, önde de "Lord of the Lexes" resmi.

    *how i lexed your mother? *to lex or not to lex *we are lexperienced *lex on the beach *lex is the best, forget the rest.. Beyin fırtınası aşaması felaket güzeldi, çıkan her şeyi yazsak, bastırsak bu sezona damgamızı vururduk herhalde :p Bu arada ikinci dönem lexicology olmaması da çok moral bozucu bir vaziyet, lafı geçmişken söyleyeyim içimde kalmasın dedim.

Haydi çocuklar ders çalışmaya!
I wish good luck y'all!
May Flying Spaghetti Monster help us with the final exams.

3, 2, 1, start!


Niye gündüz uyuyabilen bir insan değilim ki ben?

    Final haftamın ilk gününden bildiriyorum, güzel başladık sanırım. Bir de uyku düzenim hemen bozulmasa, 3-4 saatlik uykuyla ayakta durmak zorunda kalmasam.. 2'si gitti, 6'sı kaldı. Eh, hiç yoktan iyidir.

    Hasta olmamak için tekrar çaba sarf etmeye başladım. Vize haftasını öyle böyle atlatıp, aradaki boş haftamda yorgan döşek olmasa da hasta yattıktan sonra final haftası kendimi zar zor toparladım, vitamin iç, dengeli beslen diye uğraşıp. Şimdi hiç hasta olmaya niyetim yok.

    Limon yokken aman nolcak diye yapılan limon soslu çay iğrenç bir şey oluyor, denemeyin. Oda arkadaşımın içmesini de engelledim zaten.

    Her yerde de nescafenin yeni afişi var, %20 daha fazla kafein, enerji patlaması, sınav dönemine birebir tarzında. İlgiyi de çekiyo ama, hakkını vermek lazım.

bugün kongre, yarın brighton

Bu da bi nevi reklam olsun, di mi ama?
Basın yayın ruhu her yerde gösteriyo kendini :p

    "Astral seyahate çıkıyorum, dönücem." Speaking sunumu yüzünden o kadar çok düşündüm ki üzerinde, bu gece çıkmazsam ayıp zaten.
    Gelelim haberlere.. TÜÇEB kongresi vasıtasıyla mart ayı içerisinde bir cuma-cumartesi (konaklama ayarlayacak okula bağlı olarak) Boğaziçi ya da Beykent'te olacağım muhtemelen. Hatta muhtemelen de değil, etkinlik iptal edilemez, edilmesi teklif dahi edilemez bir durumda şu an. TÜÇEB nedir ile başlayıp, Çeviri Eğitimi üzerine beklentiler, sorunlar, çözümler; akademisyenler ne diyor; sektör ne düşünüyor konulu bir kongre. 2,5 saat kafa patlattık bugün üzerinde.
    Başlarda aklımda "Yanlış bölümde miyim?" diye yanıp sönen bir fikir vardı ya; sanırım geçti. Çevirmen olunur mu, doğulur mu; bilemicem. Benden istediğim kadar iyi bir çevirmen olur mu? Henüz onu da bilemem. Ama ben yapacağım işi ve bu konuda bir şeyler yapmayı seviyorum ve anladığım kadarıyla bu noktada önemli olan da bu.
    Belirtmeden geçemicem, Bilkent'ten gelen bölümdaşlar ne kadar sıcaktı öyle! İtiraf etmek lazım, biraz şımarık tipler bekliyordum. Bir konuda yanıldığım için bu kadar çok sevineceğimi düşünmemiştim hiç. Aslında Atılım ve Çankaya da özel üniversiteler, ama Bilkent'e karşı önyargılı bakıyordum ben galiba. Atılım'dan gelenler de iyiydi, hoştu. TÜÇEB'i hiç duymamışlar daha önce, bizim başkan "E nasıl geldiniz?" deyince, "Ezgi çağırdı, geldik." vaziyeti oldu; komikti epey. Benim de sadece çeviri toplulukları olarak bir araya geliyoruz şeklinde ulaşmam, yer ve saat vermem yeterli oldu, seviyorum böyle gönüllü insanları.
     Diğer başkanlar ile toplantı ayarlamalarını bizim başkanımız yerine, bir arkadaşla benim yapmam bana İstanbul Anlaşmasını anımsattı. Hani Avusturya Kralı protokol bakımından Osmanlı Sadrazamına denk sayılmıştı ya.. Ehehe.. Bu kadar hava da olsun biraz, değil mi ama?

    Ve aklımda hep Brighton dil okulu mevzusu, hep bir hayal kurma eğilimi, hep hesap yapma telaşı. Lütfen bu sefer gerçekleşsin ama artık..!

koca bir günün boşa gitmesi paha biçilemez

    Günlerdir ordan oraya koşturarak afiş astığımız, broşür dağıttığımız, dilekçelerle ve salon düzenlemeleriyle uğraştığımız -hatta gereksiz bir salon değişikliği talebi üzerine biraz da dekanlıkla ters düştüğümüz- konferansımız iptal edildi. Salonu açtık, ses ve projeksiyon düzenlemeleri ile ilgili her şey halledildi, çiçek geldi. Vee başkanımızdan o mükemmel haberi aldık: Konuşmacı gelemiyor, çünkü kendisi konferanstan yarım saat önce "hastalanmış".
    Ya hastalandığını çok geç fark etti, ya da söylemeye tenezzül bile etmedi sağolsun. Epey profesyonel bir davranış, kimya mühendisinden çevirmen olursa, olacağı budur. Tabi bir koşu bütün afişleri kaldır, belirli bir kaç panoya iptal edildiğine dair yazı az falan derken sinirlerimiz iyice bozuldu. Onca emeğe mi yanarsın, yaşanan hayal kırıklığına mı yanarsın, son anda iptal edilmesiyle millette topluluğa karşı önyargı oluşma ihtimaline mi yanarsın.. Hazırlanan çiçeği de epey düşündükten sonra bölüm başkanımıza verdik, iyi oldu. Ama bi papatyayı alıp kaldırdığımız afişin yerine panoya iğneledim, manidar oldu epey. Aslında bana kalsa çok farklı fikirlerim vardı da.. Neeeyse.
    Hazır koskoca konferans salonunu açmışken bir şeyler yapsaydık keşke. Film falan izleseydik mesela :p Konferansçılık oynamış olduk, kürsüde bir sürü fotoğrafımız var hazırlık yaparken. Kısa günün kârı o son hazırlıkları yaparken yarım saatlik eğlence faslı oldu sanırım. Ki o sırada da sürekli koştura koştura bir şeyler yapmakla meşguldü herkes, ne kadar eğlenceyse artık..
    En son hatırladığım, herkes birbirine atar yapıyordu, "Neeee iptal miii!! Öyle şey olmaaazzz!!" şeklinde. Bölüm koltuklarına çöküp kaldık resmen. O hayal kırıklığı, yorgunluk ve sinirin üzerine, elimizde çiçek, kırmızı koltuklarda boş boş oturmak. En azından tüm topluluğun aynı duyguları paylaştığı bir konferans oldu, birlik beraberlik adına yararlıydı diyerek polyannacılık kavramını bir üst boyuta taşımak istiyorum şu an.
    Speaking sunumumu patent çevirisi üzerine mi yapsam ne yapsam :p

kızıldereliler.. hı hı evet..



Oda arkadaşım kızılderilileri, "kızılderEliler" sanıyormuş iyi mi..
Kaderim bu sanırım benim. Gece gece gülme krizi, gülme krizi..
Bir başka arkadaşım da frambuazın meyve olduğunu epeeeey bi geç öğrenmişti. :p Sevgiler burdan.. :p :D

singleton'mış, hıh.


    Dün akşam bir çılgınlıkla alışverişe başladım ama aynı hızla kendimi durdurmayı başardım çok şükür. Beni en mutlu eden şey ise aldığım 7 adet film oldu. Lexicology ödevimi de teslim etmiş olmanın verdiği huzurla (ki grup çalışmasından nefret ettim sayesinde) ilk filmimi -My Sister's Keeper, kitabını çok çok beğenmiştim- izlemeye başlayacağım.
    Ben abla istiyorum yav! Artık iyice tavan yaptı bu husus bende. Abi yahut küçük kız kardeş değil, abla. Gerektiğinde tasvip etmeyip azarlayacak, ama her koşulda bir arkadaştan çok daha yakın olacak biri. Yani hepsi böyle değildir tabi de, ben bu tarzını istiyorum. Daha doğrusu isterdim. Geç gelen bir tek çocuk sendromu yaşıyorum bir süredir. Being singleton sucks, sayın okurlar. İngilizcesinde bile hayır yok, baksanıza. Kim bilir belki evlatlık falanımdır, gerçekten bir ablam vardır bi yerlerde de, içime doğuyordur, o yüzden böyle derinden bir istek duyuyorumdur. Mesela yani..
    Finallere kadar 5 günüm var. Bu 5 günü biraz çalışarak geçirirsem sanırım sonraki iki hafta kafayı yememe gerek kalmayacak. Yarın konferans var, o da sağ salim geçtikten sonra yapacak başka işim kalmıyor, 2 ödev dışında. Fransızca kursuna da bir kur ara verdik, tatil dönemi diye. Çalışmak lazım, değil mi ama?
    Hafta sonu speaking sunumumu hazırlamam gerekmekte ve bana acilen konu lazım. Sisterhood tarzı bir şeyler olacak gibi bu ruh haliyle. Aklımdaki diğer bir cazip fikir ise Lupus. "It's not lupus." tişörtüyle falan gidersem.. O akşam da House'un yeni bölümü çıkacak zaten, günün anlam ve önemine de uygun olur. Bunu bi düşüneyim ben.

exams to write, movies to watch, books to read, activities to join and stuff

    Ne güzel böyle iki vize kala sinüzit tehdidine maruz kalmak! Haftaya 3 ödev teslim etmeyeceğim sanki, diğer hafta finallerim başlamayacak sanki! Bu akşam film gösterimine gitmeyeceğim sanki! Yarın kur atlama sınavım yok sanki! Bir yandan konferans için afiş hazırlamaya çalışmıyorum sanki! Cumartesi sınıf yemeği, pazar speaking club yok sanki!

__________
    Ne zamandır okuduğum hiçbir şey ile ilgili yorum yazmıyorum, değişiklik olsun:


    Sil Baştan'ın ardından bir Ken Grimwood daha okuduktan sonra her kitabı okunacak, en azından göz atılmadan geçilmeyecek yazarlar listeme eklemiş oldum kendisini. Kayboluş haftalardır Dost'ta gidip gelip baktığım, ama Olgunlar'a gitmeye üşendiğim için bir türlü okuyamadığım bir kitaptı. Finali bana çok tuhaf gelse de son dönemlerde en hızlı okuduğum kitap oldu.
    İskender Pala'nın dilini sevmek başka, okumak başka sanırım. Adamın kitapları elimde sürünüyor. An itibariyle de "Babil'de Ölüm İstanbul'da Aşk"ı okumaya çalışıyorum. "İki Dirhem Bir Çekirdek"i ne aramıştım, ne aramıştım.. Güzeldi, farklıydı. Arada Elif Şafak'ın "The Gaze"ine de başladım. Ne ara okuyup bitireceğim ben bunları?
__________

    Yahu ben tam "Ders çalışmak istiyorum, artık ders çalışmayı sevmeye mi başladım ne? Dersler de keyifli bu aralar zaten.." derken bir internetin gitmesi, bir hasta olmam.. Evrenin bana "Hayır, çalışma!" deme şekli mi bu?
    Speaking Skills finalim de bomba. Hoca 15 ayrı konu verecekmiş, biz hepsine hazırlanıp gidecekmişiz, sınav sırasında içlerinden birini seçip konuşmamızı isteyecekmiş. Yok artık lebron ceyms. Daha "mutlu" olamam sanırım!! -Burda gördüğünüz gibi unconventional punctuation kullandım, bariz bir irony var, ki bu da benim Reading'teki Figures of Speech'le kafayı bozduğumu gösterir.
    Haftaya çarşamba da konferans var.  Daha yoğun olamam sanırım! Ve evet burda gayet literal meaning kullandım. Dağılabilirsiniz.

yeni yıl yeni yıl, naber?

Dear Santa,
I want some peace for new year.

    Biraz geç de olsa yeni yıl dileğimi de diledikten sonra, yılın ilk postunu kendime ithaf ediyorum sevgili blog. Yeni yıla son derece huzursuz girmiş bir insan olarak, bu yılın bana biraz huzur getirmesini istiyorum.
    İkinci vize konuları ile birlikte ders çalışmayı seven bir insan oldum sanırım. Speaking sunumu hazırlamak meclisten dışarı, ders çalıştıkça mutlu olmaya başladım. Ben bile hala alışamadım bu vaziyete. Ama bu bölüm gerçekten keyifli hale gelmeye başladı.
    Yarın yine Speaking sınavım var, ilkinde olduğu gibi lanetler saçmayacağım. Konum Nanotechnology ve Nokia Morph. Dragons programındaki gibi ürün tanıtımı yapacak imişiz. Yine ilk sıradayım. Lakin an itibariyle sakinim. İlk notuma da güvenimin etkisi yok desem yalan olur tabi. Hafta boyu onca sınava dayanma gücü veren tek şey ilk notlara duyulan güven. Ama ders de çalışılacak tabi. Yarından sonra beni en çok tedirgin eden Fransızca kur atlama sınavı. Eee, bugüne bugün B1 olmak üzereyim, kolay mı?


    İki haftadır Speaking Club'lara gidemiyorum, hiç de hoşuma gitmiyor bu vaziyet. Bu hafta sonu bir aksilik daha çıkmaz umarım! Çarşamba günkü film de belli oldu, The Fall'u izleyeceğiz. Onca kişi önerdikten sonra izlemenin vakti gelmişti aslında. Geçen gün The Fountain'ı tekrar izledim. Ve şimdi tekrar izleyebilirim. Listede daha bir sürü film bekliyor. İnsan istediği tüm filmleri izlemeye ömrünün yetmeyeceğini kabullenince rahatlıyor.
    İncelemem gereken bir sürü text type ve özellikleri, difficulties in translation maddeleri, Shakespeare ve Türkçe çevirilerindeki eşdeğerlik incelemeleri varken, üstüne üstlük sunumuma da üstünkörü bile hazırlanmamışken ben neden oturmuş blog yazıyorum ki? Bu günler gerçekten yetmiyor artık bana, en azından bi 29-30 saat olsa ne olurdu?