Yoruldum

çizer: berk öztürk

    Durmuş bekliyorum; ne beklediğimi bile bilmeden, ama beklediğim şeyin gelmeyeceğini bilerek bekliyorum.

    Koyver gitsin, mantığıyla hareket edebilmek isterdim. En azından canım yanmazdı sanırım, ama şimdiye kadar hiç yapamadım ki şimdi yapabileyim... Söz de geçiremiyorum, kendime karşı bile inatçıyım. Moralim çok bozuk blog, n'olcak böyle bilmiyorum.

    Bir de inanılmaz bir baş ve mide ağrısı musallat oldu iki gündür ki anlatamam.

    Hadi bir de Nazım Hikmet ekleyeyim, şu ruh halime katkıda bulunan şiiri paylaşmamak ayıp olur.

Karşımdasın işte...
Bana bakmasan da oradasın, görüyorum seni.
Ah benim sevdasında bencil, yüreğinde sağlam sevdiğim.
Kalbime gömdüm sözlerimi, ceset torbası oldu yüreğim.
Tıkandığım o an,
Elimi nereye koyacağımı şaşırdığım o an işte,
Aklımdan o kadar çok şey geçti ki takip edemedim.
Ellerim boşlukta, ben darda kaldım.
Ellerim buz gibi, ben harda kaldım.
Bir senfoni vardı kulağımda çalınan,
bitti artık hepsi...

Köşeme çekildim, hani hep kaldığım köşeme.
Bakış açım belli oldu yine.
Geride kalan, ardından bakar gidenlerin.
Bir meltem olacak rüzgarım dahi kalmadı benim.
Dağlara çarptım her esişimde.
Yollara küfrettim her gidişinde.

Demiştim sana hatırlarsan:
Önemli olan zamana bırakmak değil,
Zamanla bırakmamaktır..
Şimdi bana, geçen o zamanın
Unutulmaz sancısı kalır

Gittiğim eğer bensem, söyle bana kimden gittim?
Sende yoktum zaten ben, ben yine bende bittim...

Nazım Hikmet

"Some people just feel like home."

    Bir başkasının playlist'ini dinlerken bildiğiniz, daha da ötesi sevdiğiniz bir şarkı çıkınca yaşanan o anlık mutluluk vardır ya... Ya da kendi playlist'inizi dinlerken çoook eskiden sevdiğiniz ama dinlemeyeli uzun zaman geçmiş olan bir şarkı...
    Bazen sadece huzursuz hissediyorum, sebepsiz yere. Birdenbire geliyor, içten içe rahatsız ettikten sonra gidiyor. O gibi anlarda elimdeki bütün mp3'leri media player'a atıp gelecek ilk şarkının çok sevdiğim ama uzun zamandır dinlemediğim bir şarkı olmasını diliyorum. Gelse tüm sıkıntı kaybolup gidecekmiş gibi, ama hiç gelmiyor nedense.
    Başka nasıl tarif edilir bilemedim; kelimenin tam anlamıyla evde hissetmek gibi sanki.
    Bazı insanlar da aynı duyguyu uyandırıyor bazen. Bir söz, bir espri, hatta belki sadece bir bakış onları diğerlerinden ayırt etmeye yetiyor. İster sevgili olsun, ister arkadaş... Ama bazen onlar da hiç gelmiyorlar. Ya da aslında daha kötüsü, tam gelmiyorlar; hep bir şeyler eksik kalıyor. Değişiyorlar; değişiyoruz.

    Sanırım fazla sorguluyorum ben bu aralar her şeyi, oluruna bırakmayı öğrenemedim bir türlü. Belki de benim yaptığım normal ve insanlar gerektiği kadar bile sorgulamıyorlar. Bilemedim.

Eskişehir'de Nasıl Eğlenilir?


    Selamlar sevgili okuyanlar, başka bir şey ararken gelip takılanlar ve görüp yine de okumayacak olanlar. Bugün sizlere Eskişehir'de eğlenmenin yollarından bahsedeceğim. Adım adım anlatmak daha rahat olur sanırım, zira biraz uzun bir yazı olabilir.
  • İlk olarak birlikte eğlenilebilecek arkadaşlar bulunur. (Zar zor ikna ederek götürdüğünüz tipler değil, gerçekten gezip eğlenmek isteyen tipler tercih edilmesi önemlidir.)
  • Ankara'dan yola çıkacak olanlar için en iyi ulaşım aracı hızlı tren, 3 saatlik yolu yarıya indiriyor. Üstelik neredeyse hiç sarsmadan, ters bile gitseniz mideniz bulanmadan gidiyorsunuz. Saatte 250 km'ye kadar çıkmasına rağmen aşırı hızdan midenin kasılması durumu oluşmuyor. İlk tren 9'da, dönüş için de son tren 22.00'da, biletler ise 20 tl, merak edenlere duyurulur.
  • Yanınızda bir bilen olması her zaman iyidir tabi. Mesela biz ilk durak olarak Tatlıdil Köftecisi'ne gittik ve saat 12 civarı köftemizi yedik. 1932 yılından beri bu işi yapıyorlarmış, aslında küçücük bir yer ama köfteler gerçekten iyiydi.
  • Ardından Odunpazarı'na gittik, lületaşından oyulmuş envai çeşit şey var. Takı kısmında çok ayrıntılı takılmadığım için bir şey alamadım ama güzel şeyler vardı. Bir arkadaşıma bir hediye aldım doğum günü için sadece. Pipolar da çok güzeldi. Çok ayrıntılı uğraşılmış şeyler vardı.
  • Yine Odunpazarı Çarşısı'nda yaprakların üzerine ebru ile desenler çizip kaplayıp kitap ayracı yapmışlar, harika şeyler vardı. Görülmeye ve alışveriş yapmaya değer gerçekten.
  • Ardından Şelale Park'a çıkılabiliyor hemen (!) çarşının üst tarafında. İlk bakışta inanılmaz bir yokuş çıkıyor ve hiç toplu taşıma ile ulaşım yok. Yürürken isyanlar ede ede gittik ama gittiğimize değdi. Park bildiğiniz oturma alanı ama biz çocuk parkı kısmına felaket takıldık. Hayatımda görmediğim ilginçlikte oyuncaklar vardı. Fotoğrafların yarısını neredeyse orda çektik.
  • Eskişehir'in en güzel yanlarından birisi her yerin düz yol olması ve yolların bisikletlilerin kullanımına çok müsait olması. Sazova denilen bir yer var ve biz çarşıdan oraya kadar bisiklet kiralayıp gittik. Bisiklete binmeyeli çok uzun zaman olmuştu ve yol uzundu. Yorulmamıza rağmen acayip keyif aldık. Yapay korsan gemisi, şato falan vardı. Şöyle bir turlayıp geri döndük, fena değildi. Yine de Sazova turunun en güzel yanı bisikletli gidiş-dönüştü.
  • Ardından yorgunluktan ölerek yine arkadaşın önceden bildiği bir yerde çibörek yemek için oturduk. Çok lezzetli ama aşırı sıcak bir şey, yavaş yemeniz gerekiyor. (Tabi ben bir de dişim yüzünden yavaş yediğim için bitirene kadar soğumuşlardı zaten.)
  • Botla porsukta gezmek de gayet keyifliymiş ancak bu aralar kapaklar bozukmuş, bakım varmış. O nedenle o başka bir zamana kaldı.
  • Bir yerde oturup nargile içtik. (Daha doğrusu onlar içtiler ben sohbete eşlik ettim.) Zaten içtiklerine de pişman oldular. İyi değilmiş. (Eskişehir'in meşhur bir yeriymiş ama hani nargilenin o aroması olur ya içmeseniz bile dışarıdan kokusunu aldığınız; o kesinlikle yoktu. Üstelik ortam kapalıydı ve duman altıydı. Buram buram elma, çilek falan kokması gerekirdi. Bizimkiler de beğenmediler zaten.)
  • Gündüz hava çok güzel ama akşam ciddi anlamda soğuyor, rüzgar falan çıkınca felaket üşüyebiliyorsunuz. Bir kahve dünyası bulup oturmak (oturmadan önce çikolata ve bilumum tatlılara takılıp kalmak, dayanamayıp bir şeyler almak) tercihe göre güzel olabiliyor.
  • Bir de Eskişehir'in nuga ve met helvası meşhurmuş. Nuga helvası mevlana şekerinin fıstıklı haline benziyor ama epey ağır bir şey. Diğerinden de aldık ama henüz denemedim, sıkıştırılmış pişmaniyeye benziyormuş.
  • Dönüş aşamasında gerçekten yorgun hissediyorsunuz ama eve gidip de 101 oynamaya başlayınca açılıyorsunuz, hiç merak etmeyin (Hele de kazanmaya başlayınca yorgunluk kalmıyor :p)
    Tabi itiraf etmek lazım, bunca şeyi yaptıktan sonra iyi bir uyku çekmiş olmama rağmen  hala yorgunum. Önemli olan yorgunluğa değmiş olmasıydı zaten. Eskişehir'i ilk defa gezdim, gerçekten öğrenci kesimi için her yönden çok uygun bir ortam. Her şeyi geçtim, sırf bisiklet turu için bile bir daha gidilebilir.

Eee, yaş ilerliyor haliyle...


    Yaşlanmışız biz azizim! Eskiden monopoly asıl ilgiyi toplarken şimdi sabaha kadar okey oynayan bir nesil haline gelmişiz de benim haberim yok. Monopoly'yi bırakıp, 101'e kafayı sarıp saatlerce başında oturabiliyormuşuz. Ah şu gençlik nasıl geçti anlamadım, diyenlerden olmaya adayım sanırım.
    Yoğun bir programa ayak uydurmaya çalışırken ara sıra kafa dağıtmak, uzaklaşmak gerekiyor-muş. Yoksa aşırı stres fena bir şey. (Tabi bunun için etrafınızda bir şeyler yapmaya hevesli insanlar olması lazım, değil mi ama? Yani ilk iki yıl bir yerlere gitmek için insanları sürüklemem gerektiğinden kısa sürede tüm isteğim kaçmıştı.) Şimdi benim birilerini sürüklememe gerek kalmadan plan doğrudan önüme geliyor, herkes hevesli, bu sefer de hava bozmasa bari...
    Sadece boş zamanlarda değil, dolu anlarınızda da etrafınızda eğlenmeyi bilen ve isteyen insanlar olması gerçekten önemli bir nokta.  Ders arasında 20 dakikalık bir süreç bile bir önceki dersin söküp aldığı yaşama enerjinizi geri getirebilir.

PS: Geçen gün yurt kirasını yatırdım, hadi itiraf edeyim ilk an içim bir acıdı. Sonra dekontumu verip, çıkıp odamda duşumu alıp, hiçbir yerden izin alma ve yurtta kalmadığım gün sayısı hesaplama derdi olmadan güzel bir akşam geçirince... O kadar sürmedi zaten be, sadece ilk an acıdı, geçti. :)

Nefes almak mı? Bilemiyorum ajandama bakmam lazım.

    Biri Türkçe, biri İngilizce olmak üzere 2 kitap okunacak, bir adet İngilizce hikaye okunacak/yazarın özgeçmişiyle yazım tarzı arasındaki bağlantılar bulunacak, British Culture'ın (politika, sosyal yaşam, geçmiş, bugün, eğitim, bakış açısı ve bir sürü benzeri) özümsenecek, Tur-Eng ve Eng-Tur olmak üzere 5-10 sayfa civarı çeviri yapılacak (hatta metni vermiyorlar, ne çevireceğimi de kendim bulmam gerekiyor), dilbilimde bu hafta itibariyle bir sürü anlamsız cümleyi fonetik alfabesiyle yazılıp daha da anlamsız hale getirilecek, TOEFL ve IELTS listening exercise çalışmaları yapılacak, Almanca ve Fransızca'dan değişik aktiviteler yapılacak.
    "Öff yeaa, çok ödevim var." diye mızırdanasım var aslında ama bunları her hafta sil baştan tekrar edeceğimi düşündükçe bir sakinlik çöküyor içime. Şimdiden şikayet etmeyeyim, zaten dönem sonu şikayet edecek yeterince şey çıkacak.
    Hayır işin kötü yanı, biliyorum ki öyle hocalarım var ki eşek gibi gece gündüz onların dersine de çalışsam alabileceğim en iyi not ya B1 ya da B2 olacak. O yüzden çalışma hevesi de kaçıyor insanın. En güzeli Çevirmenler İçin Yazın. Hem derse kimin girdiği gerçekten fark ediyor, hem de "Kitap çevircem benn!!" hayalleriyle müt-ter'e gelmiş biri olarak edebi çeviri doğal olarak en çok ilgimi çeken alan.

PS: Haftanın en kötü yanı da Kırık Hayatlar'ın dandik bir basımına (sözde sadeleştirilmiş ama yabancı kelimelerin anlamları parantez içinde yanlarında yazılmış, iyice karışıyor her şey) 20 küsür lira verdim. Yani evet kitaba verdiğim paraya acımam ama o 50 liraya 10 kitap alabildiğim zamanlar için geçerli. Okumaktan keyif almadığım bir şeye 5 kitap parası verince sinirleniyorum haliyle.

kitaplığım genişliyor.


Koridor yayınlarından çıkan bilim-kurgu kitapları gerçekten güzel oluyor. Klon da bunlardan biri. Baştan sona olayın sonuca ulaşmasını bekleyerek okuyorsunuz ve sonra bir bakıyorsunuz ki aslında görünenin altında yatan farklı şeyler de var. Spoiler vermeden anlatmak çok zor o yüzden iyisi mi alın kitabı elinize, bir başlayınca çabucak bitiyor zaten.



İntibah'ı ikinci okuyuşum, tipik romantik Tanzimat kitabı işte. Kahramanlar ya aşırı iyi, ya aşırı kötü. Kimse kusura bakmasın ama bence kitaptaki en karakterli, en sağlam insan Mahpeyker'di. Biri sürekli görür görmez aşık olur, ayılır bayılır. Diğeri kendisini dinlemeye değer bile görmeden başkalarına inanıp bırakan adamdan vazgeçemez falan. Mahpeyker hem sevdiği insan uğruna ayılıp bayılacak kadar kişiliksiz değildi. Hatun kafasına koyduğunu yapan bir tipti. Yanlış anlaşılmasın, kitap güzel.


Sıradaki kitap Halit Ziya'dan Kırık Hayatlar. (Sınıfta milletin yanlış anladığı şekilleriyle söylemek gerekirler Kırık Kalpler, Kırık Ayaklar, Kırkayaklar... O an söylenince daha komikti, yazınca olmadı bak.)

Edebî bir yazı.


    Gün itibariyle anladım ki edebiyat öğretmenlerinin "çağdaş, güncel" kavramları yaklaşık 100-150 yıl öncesinden kalmış. Onlar için sonrası yok, orada kilitlenip kalmışlar. Tanzimattan sonra Cumhuriyet dönemi bile bir garip geliyor onlara.
    Bölümde edebiyat dersi var diye yaşadığım mutluluk dibe vurdu gerçekten. Biz lisedeyken dönem ödevi olarak edebî döneme ait dergi bile hazırlamıştık. Çıkıp karşıma edebiyatı sevmediğimi, anlamadığımı iddia eden birileri olunca sinirleniyorum. Derse giren kişi öyle bir hoca olacak ki; gelip geçen seneden, bu seneden kitap adları verip okumamızı isteyecek, güncel yazarlardan bahsedecek, günümüz şartlarının edebiyatı nasıl etkilediğini anlatacak. Ne bileyim, kitapların tarzlarına ve hedef kitleye göre değişen ve sık kullanılan kelimelerden bahsedecek. Çeviride işimize yarayacak şeyler bunlar asıl. Her gelen İntibah'ı okutuyor, bize kendimizi geliştirmiyoruz diye kızıyorlar ama asıl onlarda hiçbir ilerleme göremedim ben yıllardır.
    Bölümümde Çağdaş Türk Edebiyatı dersi olmasını bir nebze anlayabiliyorum. Yani tamam içerik çeviriye yardımcı olmasa da hadi bir fikir verme amaçlı zorunlu tutuyorlar diyelim. Bu derse giren hocanın bize Tanzimattan kitaplar okutmaya başlamasını, mantık çerçevesine sığdıramasam da, anlıyorum diyelim. (Yani ben hayatımın hangi evresinde İntibah falan gibi bir kitap çevireceğim ki?!) Ama oturup bize Tanzimat'ın içeriğinden, dönemin adamlarının lakaplarından falan bahsetmesini anlamıyorum. Cidden anlamıyorum. Dönem şartlarını anlatsın elbette ama bana ne bilmem kim paşaya ne dediklerinden? Üstelik bu tarz detayları bilmiyoruz diye "Ne biçim nesilsiniz siz?" şeklinde cümleler, çok gereksiz.

Müt-ter öğrencisiyseniz ve ikinci sınıftaysanız...

(O değil de Mütter Museum diye bir şey varmış, ilginç...)

    Hayat gerçekten zor olabiliyor. Yani ilk hafta daha ekle-sil bile başlamadan durun birden bire ders anlatma, ödev verme bombardımanına tutmayın, değil mi ama? Şimdiden bitirmem gereken bir kitap, incelemem gereken bir şiir, gözden geçirmem gereken iki yazı var. Henüz haftanın yarısında olduğumuzu da belirtmek isterim.
    Şikayetçi miyim? Aslında hayır. Erken kalkma kısmında zorlandığım oluyor. (Bir de erken kalkmam gerekmeyen günlerde sabahın köründe kalkıp saati 10-11 falan sanıp kalkıp giyinip henüz 08.53 olduğunu görüp cinnet geçirmenin kıyısına geliyorum, o da ayrı konu.) Yine de bomboş oturmaktan çok daha iyi.
    Okul yorucu hale geldiğinde şikayet etmeye başlıyorum ama yarın diplomamı verip "Hadi yeter bu kadar, git istediğin gibi yaşa!" deseler... Ne yapacağımı şaşırırım. Son derece mutsuz olurum, hatta reddederim muhtemelen. Mezun olmaktan korkuyorum bu aralar niyeyse, ne yapacağım konusunda kesin bir fikir sahibi olamamak ürkütüyor. (Gelişmiş bir ülkede yaşasam belirsizlikten sakınma bu kadar yüksek olmazdı işte! Yaşasın kültürler arası iletişim dersi bilgilerim :p)
    İlk defa bir döneme "Çok pis çalışıcam, not tutucam, günlük temize çekicem." gibi kendi kendimi gaza getirerek başlamadım. Belki bu sefer ters etki yapar da adam gibi çalışırım diye umuyorum.

Yıllar önce bugün...


    Ben doğmuşum. Evet, bugün benim doğum günüm. (Yani yaklaşık 1,5 saat önce öyleydi.)
    Çok gıcık bir zamanda doğmuşum aslında. İlköğretim ve lisede okula yeni başladığım senelerde kimse bilmediği için doğum günlerim hep arada kaynadı. Üniversiteye geldik, şimdi de okulum geç açıldığı için hem arkadaşlarım henüz gelmemiş oluyor hem de okullar başlamak üzere olduğu için evde olmuyorum. Yine arada kaynamaya yüz tutuyor. Ne yapalım artık, kısmet. Niceliğe değil niteliğe bakacağız. Sonuçta yanımda olabilenler hayatımda gerçekten önemli yeri olan insanlardı.
    Artık rafımda bir adet de angry bird var, sarısından. Kafasına basınca sesler çıkarıyor. Çok deli bir bakışı var, bir de arada gülüyor falan. Gece takılıp gülmeye kalkarsa odadan kaçarım, o derece. Adam gerçekten angry, hakkını veriyor. Küfreder gibi çıkardığı bir ses de var zaten.
    Bir de kendime dip not, doğum günü çocuğuna "Hadi bir şey istiyorsan yapalım." dediğinde ciddi anlamda bozuluyor, arkadaşlarıma falan yapmamalıyım. ("Ben değil bir arkadaşa olmuş da oradan biliyorum.") Bir de kimse doğum gününde tamamen yalnız kalmasın. Birkaç saat bile insanı kopkoyu bir hüzne itebiliyor. Böyle tüm özel günleri, doğum günlerini bir başına geçiren yaşlıları falan düşündüm hep. Ne kadar hüzünlü, ne kadar üzücü bir hayat... Bazen bu akılla gidersem öyle olmaktan korkuyorum. Neyse, 21. yaşıma böyle olumsuz ve karamsar düşüncelerle başlamayayım, değil mi?
    Karamsar değil ama donarak başlıyorum, o da çok hoş olmadı aslında. Oda hala soğuk, hırka ve battaniyeyle bütünleştim. Beytepe Öğrenci Evleri, E blok, 306'dan bildiriyorum, üşüyorum efendim.

Artık bir elektro gitarım var.


    Artık bir elektro gitarım var!
    Bir çırpıda bomba  haberi verip ayrıntılara sonra geçeyim dedim. Efendim yarın dünya üzerindeki 20. yılımı dolduruyorum. Babam da (sözde bana çaktırmadan) hediye olarak ne isteyebileceğimi öğrenmeye karar verip, anneme ağzımı arattı, (ben aslında araba istiyorum demiştim:p) anladım olayı aslında ama annem sonuna kadar inkar etti. Derken bugün babam arayıp bana bir şey bırakmaya geleceğini söyleyince kesin emin oldum diyebilirim.
    İşte sonuç olarak parlak siyah bir Yamaha duruyor şu an kucağımda. Tabi askı ve pena olmaması biraz üzücü bir vaziyet (neyse ki sevgili kişisi hızır gibi yetişip bir adet pena bıraktı) ama yine de kucağımda bir adet gitar var.
    Bir de dip not vereyim, ben solağım ama sağ gitarda da problem çıkmayacak gibi. Yani penayı hangi elime alsam tellerin üzerinde gezinirken dünya dışı bir şey tutuyormuşum gibi geliyor şu an, solla daha rahat falan değilim. Sadece normalde sol elimi kullanmanın getirdiği bir tutuş kolaylığı var, onu da sağ ele kazandırmak çok zor olmasa gerek. Zamanla göreceğiz.
    Durup durup "Artık bir elektro gitarım var." diyorum kendi kendimi ikna etmeye çalışır gibi. Yıllardır en çok istediğim şeylerden biri, bu kadar kolaymış, neden sadece istemekle kaldığımı merak ediyorum ara ara. (Bu gazla gidip kendime bir Ipad almam umarım :p)
    Vaktim yok, kursa gidemem falan diye düşünüyordum ama şu gitar kuzu kuzu dururken hiçbir şey yapmamak içimi acıtır, hafta sonları birkaç saat ayırmak lazım. Bakalım, göreceğiz.

PS: 30 Eylül Dünya Çeviri Günü'müz kutlu olsun! (Bu dönem kendimi daha bir çevirmen gibi hissediyorum. Sophomore oldum az şey mi!)

Home, sweet home


    Selamlar çok sevgili bloğumun sadık takipçileri ve yepyeni okuyucuları. Bir süredir iletişim kuramadık, farkındayım. Bir anda öyle bir hareketliliğin içinde buldum ki kendimi, anca anca her şey normale dönüyor. Eşya toparlamak, kayıt yaptırmak, eşya taşımak, yerleştirmek, alışveriş vs. derken resmen her sonbahar taşınma telaşı yaşıyorum.

  • En önemlisi, şu an size bu satırları öğrenci evlerindeki odamın yatağından yazmaktayım.
  • Odayla ilgili en güzel şey çatı katı olması, tavanın belli bir kısmı aşağı doğru eğimli. Çocukluğumdan beri çatı katı odası hayallerim tam olarak olmasa da gerçekleşmiş oldu böylece. Pencere ağaçlık bir alana bakıyor ve gece ışıklı bir manzaram var, hoş yani.
  • "Ay öğrenci kartım nerde, öf unuttum geri dönüp alayım, turnike okudu/okumadı/bir daha okutayım, yurtta kalmayacaksam izin alayım" derdi olmadan yaşamaya alışmaya başladım sanırım. Yine de arada saf saf kartıma gidiyor elim. Bir de bloğa girerken görevliye öğrenci kartı bırakmaya alışmışım...
  • Olumlu yönleri gerçekten yadsınamaz. Odada yalnız kalmak kolay, eşyalar iğrenç yeşil değil, tahta görünümlü beyaz. Üstelik yatmak için 4 basamak çıkmam gerekmiyor. Tuvalete girmek için toplamda 3 adım falan atmam yeterli oluyor. Banyoyu benden başka kullanan sadece bir insan daha var, ki bu çoğu evde bile bulunmayan bir güzellik.
  • Yurda baktığımda garip hissetmiyor da değilim, olayların böyle gelişeceğini kim bilebilirdi? Geçen sene evler için onca para vermek anlamsız derken, bu sene girememek ne büyük tedirginlikti benim için... Umarım gerçekten güzel bir karar almışımdır. Oda arkadaşım şeker bir tipe benziyor, Sanat Tarihi öğrencisi, 2 senesi kalmış. Yani son senemde yine değişecek oda arkadaşı.
  • Son birkaç günü mutfakla epey haşır neşir geçirdik. Waffle mı dersiniz, soya soslu tavuk mu dersiniz... Malzemeler hazır, bir ara içli köfte deneyeceğim, o derece yani.
  • Kaldığım blok iyi güzel de önündeki yokuşa alışmak uzun sürecek, onun üzerine bir de 3 kat çıkıyorum. Neyse spor olur, fena mı? Yiyip yiyip oturmaya son.
Aslında hayatımı yazmamak için çaba sarf ediyordum ama bunun konsepti tam olarak da otobiyografik bir deneme değil sonuçta. Bir nevi yurt-ev karşılaştırması diyelim, potansiyel bir Hacettepeli okur da faydalanırsa ne ala.

Aklından bir sayı tut!






 Tuttun mu? Bırak şimdi. (İlköğretim düzeyi espriler gerçekten o düzeyde kalmalı sanırım.)


    Yine bir Jodi Picoult eseriyle dönüş yapıyorum. Efendim daha önce okuduğum kitaplarına göre hatun bu sefer o kadar da büyük bir twist yapmamış finalde. Yani yapmış da olayın doğruluğuna inanıp inanmamayı okuyucularına bırakmış bence. Çünkü ben hala şüpheliyim. Sonlarda fantastik bir iki ufak öğeyi mantığa bağlayıp finalde yine ortaya atması pek hoşuma gitmedi ne yalan söyleyeyim.




    Başlarda nasıl toparlayacaklar falan derken öyle bir döndü ki hikaye, kalakaldım gerçekten. Gayet zekice bir kurguydu, polisiye severlere önerilir. Ama şu kitaplarda filmlerde yarım saat/100 sayfa geçmeden hop diye detayları çözen, katilin nerde ne yapmaya çalıştığını anlayan tiplere gıcık oluyorum. Gerçek hayatta da var mı bunlar cidden acaba? Sherlock'çuluk oynuyorlar gibi görünüyor dışardan.



Diğer yazılarıma göre epey kısa yorumlar yaptığımın farkındayım ama ikisi de okumadan anlatmakla olacak kitaplar değiller. Bir de itirafta bulunmak gerekirse, ben epey daha kitap okudum, ama neleri okuduğumu şu an hatırlayamıyorum. Onlar da başka bir yazıya kaldı artık. Görüşmek üzere, takipte kalın :)
(Ezginin kitaplığı vol bilmem kaç başlıklarına da esprisine başlamıştım daha iyi bir şey bulunca değiştirmek üzere, bulamadım gitti.)

Büyük gün yarın! Biri mide problemlerine dur demeli.


    Bugün sekreterlikten aldığım bilgiye göre Hacettepe Üniversitesi Yurt&Öğrenci evleri kazananlar listeleri yarın açıklanacakmış. Ne yapacağımı bilmez halde gergin gergin bekliyorum. İçten içe çok hevesliyim ama dokunsanız ağlayacağım, ctrl+f yapıp adımı bulamazsam yaşayacağım üzüntüyü düşünüp düşünüp geriliyorum. Allah'ım ne olur çıksın, ne olur yurtta kalmayayım artık...
    Ne zaman canım sıkılsa olduğu gibi midem mahvolmuş durumda. Akşam yemeğinden beri -ki saat 8 falandı sanırım- berbat halde, su bile içemiyorum. Aksi gibi evde rennie ya da talcid de kalmamış iyi mi... Maden suyu içeyim dedim, daha kötü yaptı sanki. Birazdan çok açık çay içmeyi deneyeceğim.
    Bu mide problemleri başa bela. Strese ilk yenilen şeylerden biri mide oluyor benim bünyemde. Yorucu bir sınav mı var, hoop akşamına midem bozuluyor. Yakın birinin sağlığına ciddi bir şey mi oldu, hoop midem eşlik ediyor. Biriyle mi tartıştım, midem de tartışmaya katılmaya kalkıyor.
*Sade çubuk kraker iyi geliyor.
*Aç kalmamaya çalışın. Evet tek lokma bile yemek istemiyor insanın canı ama asit arttıkça daha fena oluyorsunuz.
*Açık az şekerli çay işinize yarayabilir.
*Rennie ya da Talcid baş kurtarıcılar.
*Son olarak da sıkıntıya neden olan şeyi çözün. Ola ki yapamıyorsanız ilk maddeden tekrar başlayın.
    Çok fena bir durum o mide yanması, ağrısı. Düşünsenize mide yanmasına isim koyan İngiliz'in kafası "Heartburn" diyecek kadar iyiymiş. Kolay mı, mide bu. İnsanın yüreği de yanıyor tabi. (:p)

    Zaman geçsin diye ne yapacağımı bilemiyorum blog, çok fenayım çok. Yarın sabahtan da açıklamazlar onlar şimdi, akşama hatta geceye kadar süründürürler.

Ankara'da "ev" istiyorum.



    İçimde bir panik hissi, kötü bir şey olacakmış hissi... Yarın başvurular var. Yaz başından beri huzursuz olduğum konu geldi çattı. Yurda mahkum mu kalacağım, yoksa yaşam alanımdaki odadaki metrekare başına düşen insan sayısı düşecek mi?
    Tuvalete gitmek için dışarı terliği giymek zorunda kalmak bile insanın kendini evde hissedememesi için yeterli bir durum. O kadar büyük bir sinir bozukluğu hissediyorum ki şu an, anlatamam. Sanki koşmuşum da nefes nefese kalmışım gibi kalbim sıkışıyor, üstüne bir de panik hissi ekleniyor ve geçmiyor.
    Ne olur ki hiç sorun çıkmadan ev çıksa, yavaştan eşyalarımı taşımaya başlasam, güzel güzel odama yerleşsem... Ah şu ara sınıfların sonradan başvurması meselesi çıkmasaydı belki de yarın kayda gidiyor olacaktım. Her aksilik gelir bulur zaten!
    Yeni üniversite kazananlara da bir abla tavsiyesi benden, aman diyeyim popülasyonun yüksek olduğu odalara yerleşmeyin. (Eğer maddi açıdan bir problem yaratmıyorsa) 2 kişi idealdir sanırım. Bir de baştan çok sıkı fıkı oldunuz diye hemen sevinip alışmayın, sonradan saçma sapan gerekçelerle 180 derece öyle bir dönebiliyorlar ki neye uğradığınızı şaşırıyorsunuz. Düşmandan beter yaralıyorlar insanı. Demiş ya Pir Sultan Abdal, "Ellerin taşı bana hiç değmez, ille de dostun bir tek gülü yaralar beni." diye, işte aynen öyle oluyor.
    Ah blog yurt konusunda çok dertliyim. İşte bu sinir bozukluğunun, ağlamanın eşiğindeki ruh halimin nedeni de bu konu. Düne kadar çıkmazsa da çok üzülmeyeceğimi düşünerek kendimi teselli ediyordum ama bugün bu panikten sonra fark ettim ki eğer ev çıkmazsa moral açısından çok kötü çökeceğim.
    Allahım ne olur çıksın, lütfen...

Observer vs. Caillou



        

 Caillou ve Fringe'teki Observer arasındaki benzerliği inkar edebilir misiniz? Ne zaman etrafta o kel veleti görsem aklıma gelen ilk şey bu oluyor. Çocukluk hali sanki!

PS: Son bir hafta içerisinde tüm diziyi bitirmemin üstüne eve gelen veletler yüzünden aşırı Caillou yüklemesine maruz kalınca ister istemez böyle çıkarımlar yapmaya başladım.

Bye-ram

    Bayram gerçekten çok abartılı bir şey; hele de geniş bir ailenin mensubu olarak aile büyüğüyle yaşıyorsanız, kabusa dönüşebiliyor. Sadece sevdiğiniz insanları seçip alabilseniz yılın en güzel zamanı bile olabilir, ama maalesef öyle bir seçme şansımız olmuyor. Hele de servisten sorumlu aile elemanı görevi görmek zorunda kalıyorsanız (ki bunlar genelde 15-25 yaş arası genç kızlarımızdan oluşurlar) ağlayacak hale gelebilirsiniz.
    Bir kere yorgunluk tarif edilemez, onca misafire yemek/tatlı/çay/kahve/meyve servisi yapmak başlı başına bir problem. Üstüne bir de bitmek tükenmek bilmeyen sorular, yorumlar, öğütler, anılar derken vücut kendini kapatma eğiliminde bulunmaya başlıyor. Tabi ki bununla da bitmiyor. Mümkün olan tüm problemler sizi buluyor. Aksi düşünülemez zaten. Evren bulduğu bütün negatif enerjiyi üzerinize fırlatmaya devam ediyor, bir nevi ne kadar güçlü olduğunuzu sınıyor bence.
    Kendi adıma konuşmam gerekirse ben yine de (her ne kadar pilim bitmiş vaziyette de olsa) devam ediyorum. Ama artık en azından bir iki ufak şey yolunda gitmeye başlamazsa...
   Onu da o zaman düşünürüm.
    Evet blog, yine son derece depresifim.

Fringe Science

IMDB Rate: 8.6
Drama/Horror/Mystery
4. Sezon 23 Eylül'de!

    Deliler gibi Fringe izliyorum. Meğer benim aradığımı bulacağım dizi buymuş! Aslında daha kuvvetli bir bünyem olsa (her açıdan) bu tarz bir mesleğin içinde olmak isterdim. Fizik, kimya, özellikle de benim eskimeyen tutkularımdan biri olan genetik; ne ararsan var!
    Paralel evrenlere, doğaüstü gibi görünen ama mantıklı açıklamaları olan olaylara, bilimin uç noktalarına karşı ilginiz varsa; Fringe sizin için çekilmiş bir dizi. Bir izlemeye başladıktan sonra bırakamıyor insan. Bir bölüm bitiyor, ister istemez diğerini açıyorsunuz merakla... Bitmiyor o heyecan.
    Kısaca özetlemek gerekirse paralel evrenlerden birinin, şu an içinde bulunduğumuz evreni parçalamak istediğini düşünen bir grup şahıs doğa kurallarını zorlayan işler yapıyorlar. Kahramanlarımız da bu işler sırasında hayatı tehlikeye giren insanları kurtarıp, olayların işleyişini çözmeye çalışıyorlar. Ancak merak unsuru olan o kadar şey var ki... Her bölüm bir şeyler ortaya çıkmış gibi hissediyorsunuz, ama dönüp bir düşününce aslında daha da fazla soru oluştuğunu fark ediyorsunuz. 3. sezonun efsane bittiği duyumlarını aldım, merakla 2'yi bitirmeye doğru koşuyorum.
    Oyuncu seçimleri de güzel. Evet hoş tipler seçmişler ama insanın ağzının suyunu akıtarak izleyici toplamayı hedefleyerek seçilmiş başrol oyuncuları yok. En güzeli de bu bence. Uzunca bir süre Peter'la Olivia arasında ciddi bir şeyler olmayınca acaba hiç o işlere girmeyip bir başka ilke mi imza atacaklar diye düşünmüştüm ama olmadı. Yine de hiçbir koşulda bunalıma sokacak bir romantizm yaşanacağını düşünmüyorum, ki zaten Fringe her koşulda izlenir.
    İlk defa bir dizi yüzünden hayatımın akışı değişti. Mesela birazdan bu yazıyı bitirdikten sonra bir bölüm daha izlerim kesinlikle. Uyku düzenimi bozdun Fringe! Onunla da kalmadın rüyalarıma girmeye başladın.

Bir başka "Keşke"de buluşmak dileğiyle...

    Keşke uğruna her şeye tahammül edebileceğimi düşünüp "Ona değer." diyebildiğim insanlar için ben de bir şeylere değsem. Bazen benim için de değse keşke...

maşlık

    İnsanoğlu çok ilginç, ya da benim yapım bir garip, çözemedim. Bir şeye üzüldüğümde kendimi ifade etmek yerine daha beter sus pus oluyorum. Ağzımdan çıkan her kelime o kadar büyük bir yorgunluk sebebi oluyor ki konuşmak ya da düşünmekten kaçabildiğim kadar kaçmaya çalışıyorum. Ama bunu yaparken de dışarıdan umursamaz görünmemek için çaba sarf edemiyorum. Böylece olayları düzeltmeye bile tenezzül etmiyormuş, önemsemiyormuş imajıyla aslında içim kan ağlayarak dolanıyorum ortalarda.
    Şu bir paragrafı yazarken maraton koşmaktan beter yoruldu zihnim. Zaten özellikle hissettiklerini ifade etmekte çok büyük zorluk çeken bir insanım. Aklımın içinde dolananları anlatabileceğim bir dil bilmiyorum belki de henüz. Benim için en kolay yöntem sarılmak sanırım. Yani benim için normalden fazla bir anlamı var sarılma eyleminin. Ki bir insana kolay kolay sarılmam. Seni seviyorum demek gibi bir şey, onun daha içten olanı hatta bence.
    Ne yapacağını bilememek çok kötü bir his. En kısa zamanda her şeyin yoluna girmesini diliyorum; biraz huzur çok iyi gelirdi şu an...

Kırmızı! Vodafone.



    Uzun karşılaştırmalar sonucu Vodafone'a geçiş başvurumu yapmış bulunmaktayım. Aslında bugün çarşıya inerken hiç öyle bir niyetim yoktu ama Avea yine "Mesaj Gönderme Başarısız." deyince sinir geldi. Anlık bir delilikle gittim başvurumu yaptım, sim kartımı aldım.
    25 yaşın altında olduğum için Özgür Genç tarifesinden faydalanıyorum, gayet keyifli oluyor. Bir hattan istediğim az sayıda şeyi Vodafone'da bulabilmeyi umuyorum, mesela arama yapma/alma ya da mesaj çekme/alma gibi olanaklar sağlaması.
    Gelelim Özgür Genç'in avantajlarına. 9 tl karşılığı 10 bin şebeke içi, 2 bin her yöne SMS sahibi olabiliyorsunuz. Ayrıca bu paketi aldığınızda hafta sonları Vodafone'lularla akşam 9-sabah 9 ücretsiz konuşabiliyorsunuz. Aylık CepNet paketi aldığınızda ise, hafta içi her gün akşam 9-sabah 9 arası Vodafone içi ücretsiz konuşabiliyorsunuz. Üstelik internet paketiniz aylık 8 tl'ye sınırsız! Ayrıca numaranızı taşıdığınızda (ayda 20 lira yüklemeniz koşuluyla) 10 ay boyunca her ay her yöne 100 dakika konuşma süresi ve 100 mb internet paketine sahip oluyorsunuz.
    İşin güzel yanı bunun dışında bir yükleme koşulu yok. Her zaman 10 saniyeye kadar olan konuşmalarınız 10 kuruş, geri kalanları 10 dakikası 50 kuruş, üstelik her yöne! Evet, yanlış duymadınız; her yöne! (İçimde bir reklamcı yatıyor.)
    İşin daha da güzel yanı, Vodafone'un "Arama yapamazsınız, bu kişi sizi arayamaz, dur şimdi mesaj gönderme, sen göndersen ben göndermem, gönder gönderebilirsen..." gibi saçmalıklar yaptığını hiç duymadım. Yani Avea'nın aksine yaptıkları kampanyaları kullanabiliyorsunuz.
    4 gün sonra hattım açılıyor ve kırmızıya doğru yol alıyorum. Seninle çok güzel başlayan ilişkimiz hazin bitiyor Avea. Biliyorum bana çok kıyak geçtin, "Size Özel" kampanyalarından çok faydalandım. Bu kadar sabretmemin tek nedeni geçmişimize saygı duyuyor olmamdı. Ama yettin canıma imanıma!
    Avea'nın sloganı gerçekten de Oh be! Ama gelirken değil, giderken...

Ağlamak güzel değildir.

Moonlight Sonata.
Sizde ne gibi etkiler uyandırır bilmiyorum ama beni hüzünlendiriyor.

it’s in their perfect drops as they run down slowly on your cheek
their warm salty touch
the sound of the tears crashing on the floor
the ache in your eyes after crying for a while
the most that special inner peace and lightweight of your soul after crying

(from "friendlyheart")

    Üzerine şarkılar, şiirler, kitaplar yazılmış: Ağlamak güzeldir. Yalan, koskocaman bir yalan. Daha doğrusu yanlış anlaşılma diyelim. Güzel olan ağlamak değildir ki!
    Bu konudaki görüşümü paylaşan ve bu konuda şimdiye kadar bir şeyler yazmış bir sürü insan vardır diye düşünüyordum. Ancak şimdiye kadar aramalarım sadece yukarıdaki şiirle sınırlı kaldı. Yazar aslında şiir olarak bile yazmamış, bir forumda yorum olarak yazmış sadece. Başka bir dilde bir insanı bu kadar etkilemeyi başardığının farkında bile değil üstelik.
    Neyse, konumuza geri dönelim. Nerde kalmıştım? Güzel olan ağlamak değildir ki! Ağlarken hiç hoşlanmadığınız şeyler yaşarsınız üstelik, mutsuzluğun çok koyu olduğu bir andır "ağlamak". Gözyaşları akar, burun akar, baş ağrır, hıçkırıklar falan derken aslında çok sinir bozucu bir durumdur ağlamak.
    Ağlamayı güzel kılan o kriz dalgası geçtikten sonraki huzurdur. Evet, mutsuz olduğunuz konular hala orada bir yerde durmaya devam eder. Ama o huzur duygusu her şeyi bir kenara atmıştır, gözleriniz hafif hafif acır. O acı hala yaşıyor olduğunuzun tek kanıtıdır sanki. Düşünme, hareket etme, hissetme gibi özellikleriniz felç olur. O kadar güzeldir ki her şey. Ağlamak güzel değildir. Güzel olan ağladıktan sonraki ruh halinizdir. Sadece nefes alırsınız ve gözleriniz acır, o kadar. İçiniz acımıyordur artık, sadece gözleriniz acır. Olsun varsın. O ana kadar neleri neler uğruna feda etmişsinizdir, içiniz acımasın da gözleriniz ağrısın. Hele de ağladıktan sonra birinin kollarında avunabiliyorsanız; ağlamak değildir güzel olan, sonrasıdır. Evet gözleriniz çok acır, ama kimin umurunda?


Für Elise.
Aşkı anlatır çoğu insana, beni bu da hüzünlendiriyor.
(Fransızca kursunda hocamız baş harflerimize göre Fransızca isimler vermişti bize, bana Elise derdi. Bir dönem kullandığım "adıma" beste yapılmış olması garip bir his yaratmıyor değil. Birinin sizin için bir şeyler yazması harika bir şey olsa gerek; o şey ne olursa olsun.)

Rüyalar konusunda bir teori...


    Rüya görmek ilginç bir olay. Bazen yatarken/ya da o gün boyunca aklınızın ucundan bile geçmeyen bir şeyi rüyanızda görebilirsiniz. Ya da bilmiyorum, belki herkesin böyle değildir. Dün geceki rüyamdan sonra gerçekten bilinçaltımı çok merak etmeye başladım.
    Teoriye geçmeden önce gördüğüm rüyayı kısaca özetlemek gerekirse: Ankamall Bimeks'teyim. (Evet yer çok belirgin.) Ipad 2 reyonunun önünde duruyorum. 16 gb 175 tl, 32 gb 225 tl şeklinde bir fiyat etiketi var. (Ki normalde 16 gb 1200, 32 gb 1700 tl civarı fiyatları var.) Ama ben napıyorum? "Ay 50 lira daha vermeye değer mi 32 gb olsun diye yeaa?" diye oturmuş düşünüyorum. (Şımarıklığa bak, normalde böyle bişey bulsam en az 5 tane alırım herhalde.) O sırada bayan bir görevli de gelip diyor ki, "Bunları pek önermiyoruz, küçücükler zaten. Buyrun ben size hemen yan reyonda desktoplarımızı tanıtayım." Tamam kadın milleti bilgisayardan pek anlamaz derler ama bu kadar da olmaz! Hadi görevli salak diyelim... Benim amacım ne?
    Kalktığımda rüyanın saçmalığına epey bir güldüm, ama nedeni ne? Yani niye rüya görüyoruz? Rüyamızda ne göreceğimizi belirleyen şey ne? Freud ve öğrencilerinden birine göre rüyalar çocukluktan kalma bastırılmış cinsel ağırlıklı dürtülerin bilinçüstüne çıkması durumudur. Eğer böyleyse ipad'i neyin imgesi olarak kullanıyor ki benim bilinçaltım?
    Çok sık rüya gören bir insan değilim. Daha doğrusu rüyalarımı hatırlamam genelde.
    Crick'in düşünce tarzı hoşuma gittiği için ondan bahsetmek istiyorum. Crick'e göre rüyalarımızı hatırlamamak için görürüz. Unutmak en güzelidir. Rüya görmek beynin bir çeşit "gereksiz bağlantıları çöpe atma" yöntemidir. Günlük hayatımızda beynimizde çok çeşitli ve bir çoğu gereksiz nöron bağlantıları oluşur. Rüya görme sırasında "ters öğrenme" denilen bir sistemle bu gereksiz bağlantılar rüyalarımızı unutmamızla birlikte yok edilmiş olur. Rüyalar aynı zamanda duygusal termostat görevi de görürler. Uç noktalara doğru yönelen duygusal dalgalanmalarımızı normal seviyesine sokmaya yarıyor. Yani eğer o gün aşırı mutluysanız, mutluluk hormonlarınızı normal seviyeye indirmek için nötr ya da üzücü rüyalar görmeniz mümkündür.
    Kısaca özetlemek gerekirse Crick'e göre hem beyindeki bağlantılar açısından, hem de ruhsal açıdan işlevi olmayan (ya da olumsuz işlevi olan) şeyleri düzeltmek için rüya görüyoruz. Hatırlamamız değil, aksine hatırlamamamız daha faydalı.
    Freud her şeyi "bastırılmış cinsel dürtüler"e bağladığı ve rüyaları kesinlikle hatırlamamız gerektiğini düşündüğü için Crick'in teorisi daha mantıklı geldi bana. Ancak şimdiye kadar yapılan araştırmalarda doğruluğu kesinleşmiş veriler yok. Üstelik o kadar çok görüş var ki aralarından bir tanesini seçip "Bu en mantıklısıdır." demek çok zor.

Bazen çok düşünmemek gerekiyor.


“You may not be her first, her last, or her only. She loved before she may love again. But if she loves you now, what else matters? She’s not perfect - you aren’t either, and the two of you may never be perfect together but if she can make you laugh, cause you to think twice, and admit to being human and making mistakes, hold onto her and give her the most you can. She may not be thinking about you every second of the day, but she will give you a part of her that she knows you can break - her heart. So don’t hurt her, don’t change her, don’t analyze and don’t expect more than she can give. Smile when she makes you happy, let her know when she makes you mad, and miss her when she’s not there.”
Bob Marley

Şu an bir şeyler yazmayı çok istiyordum ama elim kolum bağlandı sanki. Bob Marley güzel yazmış, bari alıntı yapayım dedim.

ezgi'nin kitaplığı vol3

    Fatih'in İstanbul'u fethini anlatan postmodern bir roman diyebiliriz kısaca. Yazar geçmişi anlatırken olayları seçtiği karakterlerin ağzından anlatmış, o karakterlere kurguladığı bir kişilik vermiş. Bunu gayet başarılı yaptığı için haliyle romandaki gerçeklik duygusunun artmasını da sağlamış.
    Gelelim diğer yorumlarıma... Fatih'i mükemmel, her şeyi doğru yapan bir karakter olarak tasarlamaması güzeldi. Yine de o dönemin acımasızlığı, işkenceleri, Fatih'in cinsel tercihleri hoşuma gitmedi açıkçası. Yani bunlar yaşanmış olaylar olabilir ama o kadar net bir şekilde okumak huzursuzluk verici oldu. Bir de o fetih dönemi fazla ayrıntıya girilmişti sanki: "Şunlar ellerinde bunlarla şu yönden saldırdı, bunlar şu yönden saldırdı." tarzı biraz uzatılmıştı. Ama bıktırıcı düzeye gelmeden bitti. Yazarın kullandığı dil sayesinde, okuduğunuz şey keyif vermese de yazdığı kelimeleri okuma isteği duyuyorsunuz.
    Kitabın son 50-60 sayfası buram buram cinsellik içeriyordu, Nedim Gürsel'in neden böyle bir yöne eğildiğini merak ettim açıkçası. Üstelik seksin edebileştirilmiş, süslenip püslenip anlatılmış bir hali de yoktu. Son derece basitleştirilmişti, hatta bayağılaştırılmıştı bile diyebilirim. Belki biraz gereksizdi o kadar ayrıntı, ama çok uzatılmadığı için aşırı bir rahatsızlık vermedi. Son olarak, bu romanı önerir miyim, önermez miyim bir tam fikrim yok açıkçası, Boğazkesen'i beğenmek ya da beğenmemek son derece sübjektif bir karar olacaktır. Ama ben okuduğuma memnunum.
    *Kitap Can Yayınları'ndan da çıkmış, ben onların kapak düzenlerini de çok seviyorum. Ama benim elimdeki (bkz: üst resim) kapak da fena değil.

**********

    Ben yine romantizm, dram falan beklerken bu sefer neredeyse polisiye bir romanla beni benden aldı Livaneli. O kadar kalın bir romanı elimden bırakamadan 2 günde bitirdiğime hala inanamıyorum. Çünkü genelde bu adamın kitaplarını çok beğenirim ama o kitaplar elimde günlerce sürünürler.
    İçerikten bahsetmek gerekirse, yakın geçmişten bile tam olarak haberdar olamadığımı görüp üzüldüm açıkçası. Tabi ki ülkedeki etnik farklılıklar yüzünden insanların neler yaşadığını az çok biliyordum ama bu, karakterlerin anılarında az az anlatıldığında daha çarpıcı oluyor. İnsanların kökenleri hiçbir zaman unutulmaz, yüzlerine vurulabilir. Bu utanılacak bir şeyse tabi...
    Hele bir Struma felaket var ki duymadığım için kendimi affedemiyorum. Bunu hemen bir başka yazı ile anlatmak üzere bırakıyorum, beni epey etkileyen bir mesele çünkü.

***************

    Kim ne derse desin İpek Ongun'un bir genç kızın gizli defteri serisi çocukluğumun bambaşka bir yerinde oturuyor. Çocukça belki ama bu kitabı da görür görmez yapışıp aldım ve okudum. Son kitaplarda işi sadece uzatmak için bile yapmış olsa, ister istemez merak ediyorum çünkü...
    Şöyle bir dönüp baktığımda kendi hayatımla o kadar çok benzerlik görüyordum ki... Belki aradığım için, ama bulunmayacak gibi de değildi bazıları. Ayrılmış aile (nedeni baba), arkadaş grupları arasında kalmak, ilk başlarda ayrılığı hazmedememe, sonra babayı suçlama, en son kabullenip problem olmaktan çıkarma, babanın evlenmesi, anne tarafıyla olan yakınlık. (Bir tek benimle aynı yaşlarda bir kuzenim olmadı, ona yanarım.) Sonra özel hayatına gelirsek; ilk sevgili uzakta, ister istemez ayrılık giriyor araya, sonra ikinci sevgili, daha uzun sürüyor, genel olarak karşı tarafın sorumsuzluğu yüzünden biten bir ilişki oluyor, üçüncü sevgili çok kısa sürede sevdiği bir insan, öncekilere kıyasla farklı bir uyum hissediyor, ondan sonrası da olmuyor Serra için. (Ki ben de aynı şeyi dilemekteyim. Ehe, ehe kızardım sanırım.)
    Öyle işte sevgili blogum ve sevgili okurlarım. 20 bitmeden bu seri de bitti. En sıkıntılı dönemlerimde pozitif kalmama yardımcı olmuş bir kitap serisidir. Kimileri çok laylaylom bir hayat örneği sunduğunu söylese de bence, bak her şeye rağmen mutlu olabilirsin, der insana.
    Bir kitap yorumu yazımızın daha sonuna geldik, ilk kitap dışında yayında ve yapımda emeği büyük olan Olgunlar ahalisine teşekkürlerimi sunuyorum.

Bomboş yaşıyoruz!

Hayatım bir sürü boş kümeden oluşuyor.

    Kendini boş hissetme hastalığına tutuldum, varsa öyle bir şey tabi. Eminim ki bunu yaşayan tek insan da değilim. Birkaç ay içerisinde 20 yaşına gireceğim. Henüz isteyip de izleyemediğim yüzlerce film, okuyamadığım yüzlerce kitap, dinlemediğim binlerce şarkı var.
    20 yaşına girmek üzereyim ama istediğim çoğu müzik aletini henüz elime bile alamadım. Yan flüt çalmak istiyorum mesela, kemanın hayran olduğum sesini ben de çıkarabilmek isterdim, birkaç gündür evin önünden gelen akordeon sesi beni mest ediyor, elektro gitara zaten yıllardır aşığım. Tek yapabildiğim org, bir başka deyişle klavyeyle "oynamak". Sıfır da değilim ama çalabildiğimi iddia etmek abartı olur.
    20 yaşına girmek üzereyim ama neredeyse hiçbir spor dalıyla alakam yok. Bir ara basketbola sarmıştım kafayı, için kötüsü ilerletsem gerçekten güzel oynama kapasitem vardı. Bunu bilmek acıtıyor insanın içini. Ama imkan olmadı işte, şimdi topu elime alsam anca sektiririm herhalde.
    En az bir dansta gerçekten çok iyi olmak isterdim. Tabi şu andan sonra ne kadar çabalasam boş, özellikle dans etmek küçük yaşlarda başlanması gereken bir şey. Şimdiden sonra öğrensem de istediğim düzeye gelmez. Buz pateni yapmak istiyorum mesela, hem de nasıl! Ama geç artık.
    20 yaşına girmek üzereyim ama öğrenmek istediğim dillerin sadece 2'sini biliyorum, hatta birini tam olarak biliyorum bile diyemem. Aynı yaşlarda olup da 6-7 dili akıcı konuşan insanlara deli gibi imreniyorum.
    Hayatımın 20 senesini geride bırakmak üzereyim, bilgisayarla epey haşır neşirim. Özellikle cinsiyet/bilgisayar bilgisi oranını göz önünde bulundurursak bir çok hemcinsime oranla çok çok üst seviyedeyim. Grafik ve photoshop programlarıyla ilgilenmeyi ayrıca seviyorum. Ama dönüp baktığımda ne öğrendim, ne yapabiliyorum? Yapmak istediklerime oranla kadar sınırlı sayıda ki...
   20 yaşına girmek üzereyim ama henüz doğduğum yer dışında tek bir ülke gezmedim. Yurtdışını bırak kendi ülkemi bile hakkıyla gezemedim henüz. Hatta gezmeyi bırak yıllardır tatil yapmadım yav! Zonguldak-Ankara arası gidip geliyorum sadece. Ankara'nın, Zonguldak'ın bile gidip görmediğim yerleri var, deliriyorum böyle düşündükçe!
    20 yaşına girmek üzereyim ama geriye dönüp baktığımda ve kendime "Ne yaptın?" diye sorduğumda spesifik bir cevap verememek canımı yakıyor. Yapmak istediğim şeylerin çoğunu yapmadım, yapamadım. Düşündükçe boşluğa düşünüyorum. Gerçekten boş boş yaşamış/yaşıyor olmak o kadar sinir bozucu ki!
    İşin daha sinir bozucu yanı ise, bu yazıyı yazdıktan sonra şu ana kadar yaşadığım hayatıma devam ediyor olacağım. Gelecekten de çok hayır varmış gibi görünmüyor yani. Öf vallahi sinirim bozuldu.

Şıpsevdi! Love is...

    Yıllar sonra şıpsevdi bulmak çok ilginç bir duygu! Küçükken o zaman için ütopik gelen yazıları okuyup, kağıtlarını saklardım. Artık o aşamayı geçmişim, ama ister istemez gülümsedim. Bu koskoca yazıyı da ona ithafen yazdığım düşünülürse aslında sanırım daha hayalperest bir insan haline gelmişim.
    Hiç bir zaman gelinlik hayalleri kuran bir kız çocuğu olmadım ben. Biraz gerçekçi bakıyordum hayata küçükken sanırım. Daha doğrusu aşk denen şeyin iki insan ilk tanıştıkları sıralarda başlarına gelen bir şey olduğunu, kullanıldıkça da bittiğini düşünüyordum. Eh, pesimist de olsa bir gerçekçilik yok diyemeyiz, değil mi?
    Zamanla bunun yanlış bir düşünce tarzı olduğuna inanmaya çalıştım ve başardım. Elimden gelse zamanda biraz geriye gidip 8-9 yaşlarındaki Ezgi'yi de ikna etmeye çalışırdım. (Bu pek de kolay olmazdı, o zamanlar şu ankinden bile inatçıydım, ama haklı gerekçelerim vardı.) Cedric zihniyetiyle hareket etmesi gerektiğini, sınıfından bir oğlana aşık olup hayaller kurup hep onu düşünmesini falan söylerdim. Çünkü gerçekten 8 yaşındaysanız ve aşıksanız hayat çok güzel.
    Aslında daha önce de söylediğim gibi, 18 yaşındaysanız ve aşıksanız hayat daha güzel oluyor. Çünkü küçükken doğruluğundan şüphe ettiğimiz şeyleri sürekli sorguluyor, gerçekleri bilmek istiyoruz. Ama büyüyünce masal dünyası öğelerine sığınma isteğimiz artıyor. Noel Baba'nın gerçek olmadığını, bebeklerin nerden geldiğini, düşünce boyumuzun uzamayacağını, canımız yandığında biri öpünce ya da şeker yediğimizde geçmeyeceğini, önümüzdeki brokoli çorbasını bitirirsek dünyanın en güçlü insanı olmayacağımızı çok iyi biliyoruz artık; ama bilmek istemiyoruz.
    Gerçekten aşk diye bir şey olup olmadığını da bilmiyoruz. Hormonların ve kan dolaşımının değişiminden ibaret bir iki ufak tefek veri ile "Evet, aşk bu." diyoruz. Peki ya gerçekten yoksa? Tartışmak bile anlamsız; "Aşka inanmıyorum." diyen bir insan bile bunun üzerinde günlerce konuşabilir. Siz hiç mor renkli, 3 kafalı, yumuşak karınlı yaratıkların varlığına inanmıyorum deyip ortalarda düşüncesini ispatlamak için uğraşan birini gördünüz mü?
    Farklı bir açıdan bakarsak, biz var olduğunu düşünüyorsak vardır zaten. Haksız mıyım? Bu ilahi bir gücün varlığına inanmak gibi, sadece gerçekten inanmak istiyorsanız inanırsınız. Aşk da bize çok yardımcı olmaz bu konuda aslında. Aşık olduğumuzda fazladan gözümüz, kulağımız çıkmaz. Tam tersine eksiliriz, sürekli bir eksiklik duygusu çekeriz. Bana göre, normalde bir şey edindiğimizde olduğu gibi gelen bir fazlalık olmayınca, değişimi kendimizi eksilterek yaparız. Kalbimizi veririz, aklımızı veririz, ruhumuzu, bedenimizi, bilinçaltımızı veririz. Buna da aşk deriz. Peki eğer bunu yapabiliyorsak, aşkın varlığını nasıl inkar ederiz? Elimizde malzemeler varsa ve biz kek yapmayı bilmiyorsak veya kalkıp kek yapmaya üşeniyorsak, ya da belki o an kek yemek istemiyorsak, bu kek diye bir şey olmadığı anlamına mı gelir?
    Gerçekten olmayan şeylerin bile olduğuna inanmayı başarıyoruz, dedim. "O şeyler"in gerçekten olmadıklarını söylemek de doğru olmaz aslında. Bazen biri öptüğünde gerçekten geçer canımızın acısı... Bu şartlar altında aşka inanmamak mümkün değil. Hele de şu elimdeki şıpsevdi kağıdını gördükten sonra...


    "Aşk
                   olmak istediğiniz bir yerdir,
                   olmak istediğiniz biriyle."

Home sweet home vol.1

    Sonunda yurdu, kampüs hayatını niye böyle deli gibi özlediğimi anladım. Yani zaten az çok biliyordum da, emin oldum. Ben ev istiyorum. Ama kendi evimi! Kendime ait alanları seviyorum. Bugün IKEA'ya gittikten sonra bu isteğim iyice depreşti. Çok çok büyük bir şey olmasına gerek yok. 2 odası, 1 orta boy salonu, biraz da geniş bir mutfağı olsa yeter; hatta çok bile. Normalde stüdyo daire istiyordum ama hayalleri büyük tutmak lazım, değil mi?
    Mutfak malzemelerimi alayım, güzel güzel kahvaltı tabaklarım olsun. Pratik çekmecelerim, duvarlarımda tablolarım olsun. Şu aralar şekil şekil aynaları çok sever oldum, onlardan alayım mesela. Banyodaki aynanın önünde de bir iki krem ve cilt temizleyici, diş fırçam ve macunum falan.

    Sonra halı meselesi önemli, salonun nasıl olması gerektiğine tam karar verebilmiş değilim. Biraz ciddi bi görüntü mü yoksa yine neşeli ve renkli mi? Mumlar olacak kesinlikle, bir sürü mum. Duvar saatim neşeli bir şey olur gibi geliyor. Düz klasik bir şey olmaz sanırım. Tabi ilgimi çekenlerin hepsini almaya kalkarsam banyoda dahi duvar saati olur galiba, abartmamak lazım.

    Evimi düşününce arka planda hep müzik canlanıyor zihnimde, muhtemelen arka planda çok yüksek sesli olmasa da bir fon müziği olacak sürekli.

    Ah yastıklar! Yere gelişigüzel saçılmış kocaman yastıklar istiyorum. Kendim bile dizayn edebilirim bir şeyler. Şu armut koltukları da çok seviyorum, camın önüne koyacaksın, ne güzel kitap okunur orda! Sallanan sandalye de hiç fena olmuyor aslında.

    Aslında hep çalışma odası hayali kurmuşumdur. Mesleğimin de getirisi olarak masa başında epey vakit geçireceğim yazılı çeviri yaparken. Boydan boya kitaplığım olur herhalde, birkaç rafta sözlüklerim (ki daha şimdiden epeeey bir yer kaplıyorlar zaten), birkaç rafta kendim çevirdiğim kitaplar (böyle söyleyince de çok karizmatik geliyor kulağa hehe), geri kalan raflar da bugüne kadar kitaplığımda biriken romanlarla dolu, ve birikecek olanlara da epey bir yer olmalı tabi. Onları düzenlemek, konulara göre sıralamak, ara sıra tozlarını almak lazım elbette. Şimdiden yurttaki o küçücük raflarımla (aslında normal şartlarda gayet genişler ama bana yetmiyorlar) bile uğraşmayı seviyorsam, kendi kitaplığımla hayli hayli ilgilenirim. (Kitaplıklara örnek olarak o kadar güzel şeyler var ki bambaşka bir yazının konusu olmayı hak ediyorlar.)

Çevirmenin chairball'u böyle olur. Çevir-ball da diyebiliriz. Süper oldu valla!

    Çiçeklerim olur mu şüpheliyim. Hem çok düşkün değilim, hem de uğraşamazmışım gibi geliyor. Kaplumbağam olacak sanırım bir köşede. Epey genişçe bir kaba koyup işimi kolaylaştıracak bir temizleyici almak lazım. Hem hayvancağız rahat etsin, hem de her yıkadığımda ellerimin tırmalanması işkencesi bitsin. Nasıl olsa epey bir süre daha benle yaşayacak, dekoratif dursun bari.
    Dekoratör mü olsam ne? Onca fikir boşa gidiyor. İnsanların ellerinde tapular, evlerinde oturuyorlar, evlerini dekore ediyorlar. Ben oturduğum yerden düşünüyorum; benim de bir evim olsa benim de eşyalarım olsa diyorum. Benim niye yok, ben niye alamıyorum diyorum!

Star Wars



Buyrun aperatif olarak Metallica'dan Imperial March!

    Star Wars izlemeye başlamam biraz geç oldu. Bu seneye kadar oturup seriyi baştan sonra izlememiştim. (Tamam tamam kabul bu sefer izlerken de ilk filmde azıcık birazcık uyuyakaldım, tam şu yarış sahnesinden önce, ama uykum vardı, filmle alakası yok, şimdi unutuyoruz bu konuyu.) Filmler bitti, üstüne Clone Wars izlemeye başladım. Ahsoka'nın akıbetini çok merak ediyorum an itibariyle.
    Topluca bir yorum yapmak gerekirse filmleri genel olarak gerçekten beğendim, farklı türleri bir araya getirebilen nadir serilerden biri. Aksiyon, macera, romantizm, dram, komedi; gerçekten her türden biraz biraz barındırıyor.
    Bir de küçük negatif eleştirim var, söylemeden edemeyeceğim. İlk filmde, aslında olayların gidişatı açısından düşünürsek 4. filmde, Yoda kendini mağarasına kapatmış yarı deli bir tipe döndürülmüş. Olmamış yahu, koskoca Yoda'ya yakışmamış. Yemek kaplarına saldırıp dağıtmak falan... Yoda bu, olur mu öyle şey?
    Bir de son filmi garip bir versiyonda indirmişim, subvoice şeklinde yorumlar vardı. Darth Vader için "Oh, Dark Dizzy-Wizzy has come." tarzı şeyler duymak hoş olmuyormuş, onu tekrar normal indirip izledim.
    Epey uzun bir zaman alıyor 6 film, ama iyi ki izlemişim. O dönemin şartları içinde bile "Uzay filmi nasıl çekilir?"i güzel göstermiş Lucas. İyi de kazanç elde etmiş ama şimdi inkar etmemek lazım. Hala çizgi romanların, romanların, 3 boyutlu kitapların, ansiklopedilerin ortalarda dolandığını düşünürsek hala da Star Wars serisinden inanılmaz miktarlar kazanan insanlar var. İşin kötüsü gerçekten çok çekici ansiklopedik şeyler var, D&R'da falan bakmadan geçemiyor insan. Ayrı bir dünya yaratılmış gerçekten. Star Wars, bir kitaptan da filmleşmediği için aslında bence daha zoru başarmış. Eksik nokta bırakma, "Kitaplar her zaman filmlerden güzeldir." klişesinin arkasına sığınma imkanı olmadan bir seri çekmek çok da kolay gelmiyor kulağa.
    Etrafta binlerce Star Wars manyağı varken filmleri bile anca 20 yaşına gelmeden bitirmiş olmakla övünmeye, üzerine de daha fazla laf etmeye lüzum yok. Nasıl ki önüne gelen Harry Potter hakkında konuşup kendini hayran ilan ettiğinde sinirleniyorsam, bu konuda da lafı fazla uzatma hakkı görmüyorum kendimde.
    O da değil de, Star Wars izleyip çocuğunun adını Ceday koyan aile varmış; hay Dart Vedırlar götürsün sizi, ne diyeyim!
    Tamam elinde ışın kılıcı gezen bir çocuğum olabilir, sevimli de olur. Ya da reklamlardaki gibi Darth Vader kıyafeti giysin gezsin, olmadı odasını uzay gemisi şeklinde dizayn etmek istesin, olabilir. Hadi olsun, zıbınlarına kadar Star Wars logolu olsun. Ama adı Ceday koyulur mu!

Harry Potter Çağı


Bu çok güzeldi!

    Bugün Harry Potter'ın son filmini izledim. Şimdi baştan belirteyim, "Kitap daha güzel yea." diyecek olanlara filmi önermiyorum. Şöyle bir olay var ki, arkadaşım elbette kitap daha güzel! Ama filmdeki uyarlama da bence gayet güzeldi, mesela Neville'in Luna'ya aşık olduğunu açıklama arzusu hoş bir enstantaneydi. Güzel espriler eklenmişti. 3D olmasa da olur muydu? Bilemiyorum, böyle olması güzeldi bence. Önceki filmlerde kitapları okumayanların kaçırdığı çok şey vardı, bunda son film olmasının verdiği bir sorumlulukla olaylar birer birer kapatıldı. Kitaba göre eksiklikler elbette var, ama her şey de havada kalmadı.
    Bu filmi objektif bir biçimde değerlendirmeyeceğim. Kitapları çıktıkları gün alıp okuyan, üstelik orijinal dilinde de olmak üzere onlarca defa okumuş olan bir insanım ben. Hala "Ben çevirebilseydim bu kitapları keşke!" diye iç geçiren, 13 yaşından sonra bile baykuşla mektup gelmesini umutla beklemiş, bulduğu tüm yan kitapları (Çağlar Boyu Quidditch ve Fantastik Canavarlar Nelerdir, Nerede Bulunurlar?) alıp defalarca okumuş, King's Cross'ta o peronun önünde fotoğraf çektirmeyi deli gibi isteyen bir insanım. Biraz da haksızlığa uğramış hissediyorum kendimi aslında. Muggle olmak o dünyayı tanıdıktan sonra lanet gibi bir şey.



    Bugün Hogwarts Ekspresi son kez kalktı, son kez Hogwarts'a öğrencilerini taşıdı. Ama benim için ondan sonrası bitmedi. O öğrenciler de seçmen şapkanın kararını beklerken titreyecekler, ileride onlar da Hogsmeade'e gidip kaymak birası içecekler, Quidditch seçmelerine katılacaklar. Bludger bir yerlerini kırdığında Madame Pomfrey koşacak yardımlarına.
    "Fantastik Canavarlar Nelerdir, Nerede Bulunurlar?"ı benim kadar istekle okumayacaklar belki. Sihir Tarihi'nde sıkılacak ya da Muggle Araştırmalarını gereksiz bulacaklar. Ortak Salon'da sohbet edecekler. Ama onlara Weasley Şakaları satacak bir Fred Weasley yok artık, çoğu bunu bilmeyecek bile. Kehanet'te gülecek, İksir'de kazanlar patlatacaklar. Ama onların İksir hocası Severus Snape olmayacak.
    (Snape için içimin ezileceğini söyleseler hayatta inanmazdım. Zorla değil ya, iyi bile olsa sevmiyordum. Kitapta da kötü olmuştum, yine üzüldüm.)
    Bir çağ kapandı.


    Söz konusu Harry Potter olunca konuşacak, günlerce konuşacak cümlem, konum var. Ama o filmin bitişi ile salondan çıktıktan sonra, gerçekten bir çağ kapandı. Şunu rahatlıkla söyleyebilirim ki, benim çocuğum Harry Potter okumadan büyümeyecek.

    Son kez teşekkürler Rowling.
    Neyse ki Pottermore bir nebze açılan boşluğu doldurmak üzere geliyor. (Pottermore daha önce Rowling'in Sihir Dünyası'nı zihninde yaratırken kurguladığı, ama kitaba aktarmadığı öğeleri de içerecek. Bir de son kitap bittikten sonra "Dumbledore benim gözümde eşcinsel bir karakterdi." demeseydin keşke... Umarım bu Pottermore işi -görselliği ve interaktifliği saymazsak- hayalkırıklığı getirmez Potterkoliklere, özellikle de bana.)

Moulin Rouge


    İnsana iyi çarpan bir film. O değil de, tangoyu gerçekten hakkını vererek öğrenme isteğim inanılmaz arttı.

So happy together...

    Bugün haftalar sonra yaşadığım en güzel gündü. İnsanın gerçekten iyi arkadaşları olması güzel bir duygu. Yeniler arasından böyle yakın olacağım insanlar hiç çıkmayacak diye ne kadar korkmuştum! Eh sütten ağzı yanan haliyle korkmaya başlıyor tabi.
(-Biliyor musun Olric, benim bir çok dostum var.
-Görüyorum efendimiz, hepsinin sırtınızda izleri var.)

    O kötü günler geride kaldı, güzeeel bir sene bekliyor beni. Pozitif olacağım, etrafıma da pozitif enerji saçacağım bir sene olacak. Üzerimdeki şu dengesizliği de önce bastırma sonra da yok etme kararı aldım. Bir an hüngür şakırt ağlayıp diğer an gülücükler saçmayacağım. Beni de yoruyor, hayatımdakilere de ister istemez bir şekilde yansıyor. Sevdiğim hiç kimseyi üzmemeyi planlıyorum, sıkı çalışmaya da hazırım!


    Kahve falı güzel bir şey, keyifli bir şey. Şimdiye kadar baktığını gördüğüm herkes güzel sallıyor, tutmadığını hissettiğinde kıvırıyor falan. Fala inanma, falsız kalma diyenlerdenim. Zaten sonradan hep tutan şeyler hatırlanıyor, diğerleri unutulup gidiyor, işin sırrı orda.
    O değil de, eğer Sevgi'ye de öğrenci evi çıkarsa yeme de yanında yat yani. Hem "Oda arkadaşım nasıl olacak?" derdinden kurtulurum, hem de... Bilemedim, bir çok yönden güzel olur işte yahu. Yalnız sanki bana çıktı da... Allah mı söyletiyor nedir, hadi bakalım. Hafta içi bir daha konuşmaya gideceğim zaten, bu sefer iyi anlarına denk gelirim belki, belli mi olur?
   Yarın Harry Potter yorumumla geri döneceğim, bekleyin beni. (O değil de, Büyülüfener'de asılı olan dev boy posteri istiyorum! O olmazsa tek tek oldukları ufakları da alabilirim, sorun değil!)
    Yıllar da geçse gece vakti tek başıma kalmaya alışamayacağım sanırım. Yurttayken odada yalnız olmaktan bu kadar korkmuyorum ama evde olunca uyku haram oluyor. Oooff off... İşin kötüsü gerçekten uykuluyum. Nickelodeon'da Rugrats izliyorum. İyi ki belli bir saatten sonra yayını kesmiyorlar.

Avea - Yuh Be! Kampanyası


    Bir dönemin en gözde operatörüydü Avea. Turkcell kadar geniş bir çekme alanı olmasa da arama konusunda, mesaj çekme konusunda o kadar avantajlıydı ki, kendi üzerime aldığım ilk hattım Avea'ydı. Üstelik neredeyse 10 kişiyi de Avealı yaptım o dönem.

    Kampanyaları açısından hala fena değil, 11000 SMS'i olsun, 30 tl yükleyene 1000 dakika Avea içi konuşma süresi vermesi olsun, internet paketi olsun oldukça hesaplı diyebiliriz. Gel gör ki kullanabiliyor muyuz? Ne mümkün! Çekmeme sorununu bir kenara bırakıyorum ve ilk olarak bugün yaşadığım bir problem ile başlıyorum.

*Avea kullanıcısıysanız, dışarıdan arama geldiğinde karşınızdakine "Bu kullanıcıyı arayamazsınız. Üzgünüz." denebiliyor. Gidip Avea bayisine bunun ne anlama geldiğini sorduğunuzda "Siz o numarayı bloke etmişsinizdir, o yüzden arayamıyordur." cümlesi ile karşı karşıya kalıyorsunuz. (Arkadaşım ordan bakılınca salağa mı benziyorum, bloke edip unutup gelip bunu sorabilecek kadar?)  Yani bir de bloke ettiğiniz iddia edilen numaranın sahibi sizinle irtibata geçemeyip gidip sorsa ve bu cevabı alsa al başına belayı.

*Kafasına estikçe "Bağlantı Hatası" yazısı eşliğinde hattımı hem içerden hem dışardan aramaya kapatıp, kafasına göre açabiliyor. Yani iletişim özgürlüğünüz Avea'nın insafına kalır.

*Mesaj çekerim saatler sonra gider; biri bana mesaj çeker, saatler sonra gelir. Yani arkadaşımla buluşmak üzere anlaşıp mesajla haberleşmeye çalıştığımda, beşinci çayımızı içerden "Ben terminalin ordayım." diye mesaj gelmesine hiç şaşırmaz hale geldim ben.

*2-3 ayda bir Kullanım Miktarı:1 Kullanım Tutarı:1,küsürat şeklinde ücret kesiyor. Avea'ya gidip sorduğumda da her seferinde başka bir bahane ile karşılaşıyorum: "internet paketinizi aşmışsınızdır (kullanım miktarını byte olarak vermiyor deyince de kem küm ediyorsunuz), o bilmem ne vergisi falan filan. Yani Avea az az da olsa havadan kontör yiyor.

*Bir gün full çektiği yerde, yarım saat sonra "şebeke yok" yazısıyla karşılaşabilirsiniz. Yani Avea'ya güven olmuyor.

*Avea bayilerindeki elemanlar çoğu sorunu anlamıyor. Ayrıca (hala öyle mi bilmiyorum ama) müşteri hizmetlerini aradığınızda kontörünüz su gibi akıp gidiyor(du). Yani Avea kullanıcısına yardım etmekten hoşlanmıyor.

    Bu liste oturup biraz daha düşünsem uzama potansiyeli çok büyük olan bir liste. O nedenle sevgili Avea, sen kaybettin. Beni, beni! Ezgi'ni!

    Vodafone Özgür Genç tarifesi bu aralar gözüme en çekici gelen tarife. Eğer şu anki operatörüm bir kere daha tepemin tasını attırırsa, sıcak mıcak demeyeceğim hemen gidip taşıyacağım numaramı! (Tepemin tasını attırmazsa da eninde sonunda taşıyacağım, kaçarı yok!)

My preciousss


"The English-speaking world is divided into those who have read The Hobbit and The Lord of the Rings and those who are going to read them."

    Şu aşamada ben de ortalarda bir yerlerde bir yaşam formuyum. Hobbit'i yıllaaaar önce kuzen kişisi hediye ettiğinde okumuştum. Çok da beğenmiştim. (böyle kuzenlere iyi kuzen diyoruz) Tatil başlarında da AnkaMall D&R'da bu seriyi bulunca dayanamayıp aldım. 50th Year Special Edition imiş kendisi. Kutusu, ciltleri çok güzel. Bu aralar ikinci kitabın ortalarına gelmiş bulunmaktayım.  Adam gibi vakit ayırıp okuyamadım, yoksa üçü de biterdi onların şimdiye kadar. Malum, dizi izlemeye sardığım için bu aralar kitaba ayrılan zaman azaldı. Bitseler extended filmlerini izleyeceğim, 4'er saatten... (Kendime biraz garezim var sanırım.)
    Bugün Nedim Gürsel'in Boğazkesen'ini aldım, kitap alemine geri dönüş yapıyorum. Zaten 5-10 dakikalık yürüme mesafesinde Tunalı D&R olunca aksi mümkün değil. Ama mali çöküntüye girmemek adına kendimi çok da kaptırmamaya çalışıyorum. Aslında arada epey kitap okudum ben ama buraya bir şeyler yazmayı unuttum hep, geçmişi arkamızda bırakıp yeni kitaplarla hayata devam etmek en güzeli.

Je n'en veux pas! Let's dance!


Donnez moi une suite au Ritz, je n'en veux pas ! 

Des bijoux de chez CHANEL, je n'en veux pas ! 
Donnez moi une limousine, j'en ferais quoi ? papalapapapala 
Offrez moi du personnel, j'en ferais quoi ? 
Un manoir a Neufchatel, ce n'est pas pour moi. 
Offrez moi la Tour Eiffel, j'en ferais quoi ? papalapapapala 

Je Veux d'l'amour, d'la joie, de la bonne humeur, ce n'est pas votre argent qui f'ra mon bonheur, moi j'veux crever la main sur le coeur papalapapapala allons ensemble, découvrir ma liberté, oubliez donc tous vos clichés, bienvenue dans ma réalité.



    Dinle dinle bıkılacak gibi mi? Bu tip şeyler Fransızca aşkımı kabartıyor!

****
    Laf aramızda yavaş yavaş İtalyanca'ya göz atmaya başladım. Dil konusunda biraz doyumsuz davranıyorum sanırım. Zaten seçme şansım olsa çok paraya sahip olmak yerine çok dil öğrenmek isterdim. (Dil bilmek bir şekilde para getiriyor nasıl olsa eheh.)
****

    O değil de bu aralar inanılmaz bir dans etme arzusu var içimde! 5+1'de yüksek ses müzik ile odanın içinde dans etmek kesmiyor; oda küçük, ben ne yapayım! (Alors On Danse'ın etkisini de inkar edemem! :p)