sadly happy - oxymoron'umu da yaparım arada böööyle.


    Yurtta internet yooooookkk! Bilgi İşlem'e sevgiler saygılar, ne değiştiriyorlarsa yapmasınlar kardeşim. Eskiden en azından arada gidip geliyordu kısa süreli, şimdi hiç yok iyi mi.. Kütüphane pazar yerine dönmüş, adım atacak yer yok. Tempo'da prizler dolu, pc'nin şarjı yetmiyor haliyle. City'de de bağlantı hatası oluyordu, bugün şanslı günümdeyim sanırım.
    Bu hafta sonu sirke gittik, anlatmak bile istemiyorum. Hayvanseverliğim depreşti, çoğu şeyden hiç hoşlanmadım. Yazmaya değer hiçbir şey yoktu.
    Dün ölümcül günümdü; Salı. Gün boyu öğle arası bile olmadan ders, akşam toplantı, sonra da kurs. Neyse ki bu haftanın Speaking dersleri iptal oldu da, 1 saat de olsa, nefes almaya vaktim olacak.
    Şu son iki gündür içimde bir his var, sanki her şey yolunda gidiyormuş gibi. Özellikle baktığımda neyin yolunda gittiğini söyleyemiyorum ama hiç aksilik çıkmıyor falan. Tedirgin oluyorum, bir şeyler çok fena ters gidecekmiş gibi. Kuzuların sessizliği misali.. Neyse, olumlu düşüneyim olumlu şeyler olsun.
    Aslında önceki akşam öğrendiğim bir şeyle hayatımda ne kadar tuhaf insanlar varmış diye düşünmeye başladım. Laf geçmeler, resmen arkadan iş çevirmeler, fikirlerime sıfır değer verildiğini hissetmem.. Dün gözlerimin dolmasına engel olamayarak kırk yılın başında bir özenerek yaptığım göz makyajımı toptan akıtmış ve hırsımı "The Grinch" afişlerinden çıkarırcasına afiş asmış olsam da, akşam toplantıdan sonra keyfim yerine geldi. Aklımı kurcalayacak bir şeyler olması iyi geliyor. Toplantı sonrası da keyifliydi. Kurs da güzeldi. Bazen çok yakın olmasa da aynı dili konuştuğunuzu, en azından konuşabileceğinizi düşündüğünüz biriyle havadan sudan sohbet etmek bile gerçekten keyifli oluyormuş, unutmuşum.
    Bugün film gösterimi var, The Grinch izlicez. Haftaya da var, nerdeyse her hafta film gösterimi yapıcaz sanırım. Dekanlığa afiş onaylatmaya gittiğimde artık sorgulamıyolar bile ne bu diye, direkt imzalayıp veriyorlar. Hatta geçen dekanlık sekreterinden "Çok güzel ve aktif bir topluluksunuz, üyeler olarak sizler de çok güzelsiniz zaten.." tarzı bir sürü iltifat aldım topluluk adına. Basında ve yayında emeği geçen herkese teşekkür ediyoruz, eheheh. (:p)
    İpek de günlerdir aklımı girmeye çalışıyor yanına gitmem için. Ancak yılbaşı ertesi tam da pazartesi günü, sanki haftanın 5 günü yokmuş gibi çok saygıdeğer hocalarım tarafından resmen çoklu vize günü ilan edildiği için -ki bunlardan biri speaking- bu hafta gitme imkanım yok maalesef. Ancak bir sonraki hafta için aklımı çelmek üzere, biraz daha söylerse yeticek sanırım, burdan sosyal mesaj da vereyim (:p)
    City üçüncü kat, Beytepe, Ankara, ben bildirdim.

i can't speak English -in public- !

Aferin bana, iyi halt ediyorum.

    İngilizce konuşma problemim var, imdat ! Kendi kendime rahat konuşabiliyorum. Ama iş sesli konuşmaya gelince sesim duyulmaz bir hal alıyor. Ağzımdan kelimeler yerine kendine güvensizlik fışkırıyor. Tabi bu konu nerden çıktı, onu açıklamak için pazar gününden öncesine dönmemiz gerekmekte.

    Efendim topluluk olarak Speaking Club şeklinde bir etkinlik planladık ve yaptık. (Afişi ben hazırladım, yapımda ve basımda tamamen kafama göre davrandığım ilk afişimdi, epey tedirgin olmakla birlikte, afişlerin Speaking hocamızın bile ilgisini çektiğini öğrenince mutlu oldum haliyle. Reklamcı ya da grafiker mi olsam ne, hımm bilemiyorum.)

    Gelelim o güne; pazar günü 10-11 kişi sponsorumuz (!) Tenedos'ta (biraz da reklam :p) toplanıp konuşmaya başladık. Yani başladılar. Belirli bir konu yoktu, sohbet ve tanışma havasında gitti konuşma, 2 saat kadar sürdü. Arada zorla ağzımdan çıkan birkaç cümleyi saymazsak ağzımı bıçak açmadı. İçimden kendime lanet etmekle meşguldüm ben o sıra, hatta genel olarak İngilizce yaptım bunu -maksat konsepte uymak olsun. Tabi bir ara gayet güzel bir şekilde muhabbete katıldım konuştum falan ama ana gruptan ayrılmış 3-4 kişi konuşuyorduk, o yüzden saymıyorum.

    Sıfır hata, mükemmel ifade yeteneği falan değil beklentim, sadece içimden geçen o cümleler ağzımdan da çıkabilsin. Ancak yok azizim, sesimi ben bile zor duyuyorum. Moralim çok bozuldu kendime. Bundan sonra her pazar toplanmayı planlıyoruz, umarım her seferinde böyle olmam. Yoksa resmen kişilik bölünmesi yaşamaya başlıcam, susan tarafım ve buna sinirlenen tarafım olarak multiple personality muzdaribi yarı şizofrenik bir hayat geçirmek istemiyorum.

    Hep kötü şeylerden bahsetmeyeceğim. Bugün ilk yarı ardıl çevirimi yaptım! Hem deeee Fransızca! Heyecandan ölmek üzereydim ama aldığım keyfi tarif bile edemem. Hoca cümle cümle bir parça okudu, ben çevirdim. Tabi ki bilmediğim kelimeleri sordum, ama yine de yaptım!

    Yok olmadı, o an çok sevinmiştim ama şimdi yukardaki konu yine moralimi bozdu bak.. Gerçekten konuşamasam gam yemicem. Ne yapacağım ben blog?

totemim nerde benim?!


    Filmin sonunu bile bile olduğu yerde gerilir mi insan? 3. izleyişim, el insaf. Benim için Memento da gerçekten etkileyiciydi ama adam bunda filmden öte bir şey yapmış. Filmin sonu her geldiğinde elim cebime gidiyor, totem olcak bişey falan bulurum belki diye. Ve izlerken o yüz kırk sekiz dakika nereye gidiyor, biri açıklayabilir mi bana? Bir şekilde level atladığımdan şüphelenmeye başlıyorum. Bu akşam çok ilginç rüyalar görecekmişim gibi bir his var içimde.

    İlk film gösterimimiz gayet hoş bir vaziyette geçmiş bulunmakta. 101'in soğuk olması bile önem teşkil etmedi. Saat 19.30'da edebiyattan çıkmak garip bir duyguydu, aşağı katlardaki koridorlardan dolanarak D kapısından çıkmak falan. Keşke korku filmi izlemiş olsaydık şeklinde düşünceler geçti zihnimden, kendime sakladım tabi ki. İkinci film için de düşünmeye başladık, bu arada izleyecek bir sürü de film çıktı.

    Değinmeden geçmeyeyim, konferans da güzeldi, gayet keyifliydi. Tek canımı sıkan nokta; konferans afişi baskı kurbanı oldu, yazılar soluk kaldı. Ama ilk elin günahı olmaz, ne yapalım. Gittikçe daha ilgi çekici bir rota izliyorum sanırım.

    Pazar günü de Tenedos'ta Speaking Club var. "Basın Yayın afiş hazırla buna" tabi, elde var sıfır ilham.. Sonuç olarak Zeynep'in "bunun gibi bişeyler" şeklinde yazdığı her cümleyi şekilden şekile sokup bişeyler hazırladım. Fena da olmadı sanırım, -eğer nezaketi icabı davranmıyorlarsa ki nezaketin bu kadarı da olamaz heralde yani- beğenen epey kişi oldu.

    Sene sonuna kadar gittikçe daha iyi şeyler çıkarsa reklamcı olmayı bile düşünebilirim, sevdim ben bu işi. Sınırlı kalmak istemiyorum, geniş kitlelere seslenicem ben, epey de havaya girdim gördüğünüz üzere :p Yalnız bir adet slogan, yazı falan üreticiye ihtiyacım var, zira o konuda bendeki yaratıcılık yerlerde sürünüyor.

    Hala ödevlerim duruyorlar, kenarda köşede. Vizelerim haftaya yine başlıyor. Müfredatımla anlaşamadığımız bir nokta var, ben artık çeviri yapmak istiyorum.


    Sözlük manyağı bir insan haline geldim; 7 tane sözlüğüm var ve Dost'ta her girişimde ilk durağım sözlüklerin yanı oluyor. Hepsini istiyorum, o kitaplığı toptan istiyorum. Napıcaksam şimdi? Bugün bi hukuk sözlüğüne yapıştım resmen, tuğla gibi bir şeydi ama almak için felaket bir istek duydum. Hukuk çevirisi ödevim olması dev boy hukuk sözlüğüne ihtiyacım olduğu anlamına gelmez, hayır almamalıyım!

The Tourist - sosyal oldum ben.


    Evet hakkında post girecek kadar önemsiyorum bu filmi, sinemaya gittim, az iş mi? Geldiğimden beri ilk defa sosyalleşebildim.

    Bir Inception ya da aksiyon kısmıyla en azından bir The Expandables etkisi yaratamadı, kabul etmek lazım. Ama zaten o beklentiyle de gitmemiştim (IMDB 6.4 olunca), bir pazar günümü boş boş geçirmektense keyifli bir film izlemiş oldum. Özellikle Johhny Depp'i çizgili pijamalarla çatıdan çatıya koşarken görmek isteyenlerin mutlaka izlemesi gereken bir film olmuş.

----spoiler---

Filmi, IMDB'de yanlışlıkla okuduğum bi spoiler yüzünden, sonunda bir twist geleceğini bilerek izledim. Ancak son ana kadar Johhny'nin Alexander olduğu konusunda şüphelerim vardı. Aslında belliydi, ama yine de şüpheye düştüğüm yerler gerçekten oldu.

Sevgili Angelina'nın filmin sonunda Johhny'ye "20 milyon dolar verip seçtiğin surat bu mu?" demesini şiddetle kınıyorum. Daha ne olsun? Ama filmde gerçekten bir loser havası vardı Coni'de, başlarda epey garipsedim.

---spoiler---

    Sonlarda bir "Çevirmen bulun, çok acil çevirmene ihtiyacımız var!" sahnesi vardı, gözüme girdiler, aferin.

    An itibariyle bir arkadaşım, ben bu filmi izlerken, beni Kızılay'da bir kafede sevgilimle otururken gördüğünü iddia ediyor. Birincisi sevgilim yok, ikincisi olsa da bıyıklı olmaz muhtemelen, üçüncüsü hem sinema salonunda hem Konur'da olma gibi meziyetlerim yok. Bir ikizim olduğundan şüpheleniyoruz. Ama ben abla istiyodum yaaaa.

ilk kar! band hero! her yerde kartopu ve kardanadam!

Beytepe
Ben çektim !

    Beytepe'ye -ikinci senemizde- hele şükür kar düştü. Ama ne düşmek, dünden beri nerdeyse aralıksız yağıyor. Çoğu yerde diz boyu kar birikti. Hala da tipi var dışarda. İlk kar hayırlı olsuuun.

    City'de topluca edilen bir kahvaltının ardından Bahçelievler'e Band Hero oynamaya gitmek ve ardından gelip karda yürümek; kartopu savaşına maruz kalmak da cabası tabi ki. İşte günümün özeti.

    Karda yatıp yuvarlanmak, ona buna kar fırlatmak çok keyifliydi, ama en güzeli de ağaçlarda birikmiş karları silkelemekti sanırım. Hiç "Aman ne olacak ağaçtaki kardan.." diye düşünmeyin, biriken kar öyle böyle değildi. Hatta bir kaç ağaç dalı kırılmış ağırlığa dayanamayıp.

    Bu aralar da Band Hero bağımlılığı başladı hepimizde. Çok uçuk bir fiyatı yokmuş ama mesele o sistemi kurmakta, yoksa karşında tv, öyle çal söyle şeklinde keyifli olmaz. Bugünkü Metallica - One performansımız kaydetmeye bile değerdi sanırım. Vokalde ve gitarda kendimi tek geçiyorum :p Pink Floyd - Another Brick In The Wall ya da Scorpions - Lonely Nights istiyorum ben! Bon Jovi söylemek felaket keyifli, temmuzdaki konseri kaçırmamalıyım sanırım. Yine hevesleniyorum, bu da kursağımda kalmaz umarım.

    Beytepe böyle çok güzel oldu, hele dün gece yatağımdan görünen manzara çok güzeldi. Gece 4 buçuğa kadar dışarıyı izlemekten uyuyamadım, sonra uyuyakalmışım. Ağaçlarda kar birikiyor, sokak lambası ağaçlara vuruyor, karın yağışını görebiliyorum lambanın ışığında.. Saatlerce o biriken karları tabaka tabaka gördüm resmen, çok güzeldi. Mp3 player'ıma da gecenin güzelliğine olan katkılarından ötürü teşekkür ediyorum tabi ki.

  Zaten bu aralar mutluyum, sebebini söyleyemeyeceğim bir şekilde. Arada ufak tefek şeylere moralim bozulsa da içten içe mutluyum işte!

    Yarın The Tourist'e ya da Due Date'e gidicem. 14:30 ya da 16:30 seansına.
    Twilight bile IMDB'de 5.6 almışken, Vampires Suck'ın 3.3 almış olması bütün izleme isteğimi yok etti. Çok iyi oldu, çok da iyi güzel oldu.

iğneyi kendime, çuvaldızı.. hiçkimseye umarım


    Son 48 saattir toplamda 2,5 saatlik uykuyla duruyorum. Gayet güzel yatağımda yatıyorum, hatta çoğunlukla gözümü bile açacak halim olmuyor. Ancak uyku fazına geçemiyorum.

    İlk günün uykusuzluğu ile 8 saat ders + 3 saat kurs nasıl geçti hala tam algılayabilmiş değilim. Ancak ikinci uykusuz gecenin ardından Sıhhiye'ye gitmek, afişlerin onaylanmaması, gelip Beytepe'de Edebiyat Dekanlığı'na onaylatmak, asmak, Aymil hocayı aramak, afiş imzalatmak derken şu an nerde olduğumdan tam olarak emin değilim. Jölemsi bir yaşam formu gibi hissediyorum kendimi, ama yine de uyku namına bir şey yok. Umarım yorgunluğun ardından güzelce uyuyabilirim.

    Bu gece de böyle geçerse yarın ne halde olurum bilmem. Sinemaya da gidemedim, iyi mi?! Yarın ya da öbür gün kesinlikle gideceğim ama, orda uyuyakalmam umarım.

    Artık mahkeme kararı çevirime başlasam iyi olacak, şaka maka derken vakit azalıyor iyice. Şimdi de Shakespeare'in hayatı ve yaşadığı dönemle ilgili bilgi edinip, 66. sonesinin üç ayrı çevirisini ve analizlerini okuyup, adecuacy ve acceptibility kavramlarına göre değerlendirecekmişim. Ne mutlu bana. Benim aklımda ise Chuck izlemek vardı, sizce hangisi galip gelecek?

İşte markasına kadar tam bunlardan birindendi.

    Ahh, az daha unutuyordum! Günün en güzel anısı ise toplu iğne yutmuş olmam. Hadi hayırlısı bakalım..

Mutlu olabilirim, Chuck bi beşlik !

Beytepe'de bile yalnız hissedebiliyormuş insan kendini, bu hafta sonu bunu öğrendim. Vizeler olmasa belki daha erken öğrenecektim ama kısmet bugüneymiş.

Ve hayatımda ilk defa, ayrıca sanırım son defa, ÖSS tercihlerimi farklı yapmış olmayı diledim. İzmir Ekonomi Üniversitesi'nde olsaydım, diye düşündüm. O kadar, devamı yok. Bu ruh halimin sadece bu hafta sonuna özgü olduğunu iddia etti arkadaşlarım, ama ben öyle olmadığını çok iyi biliyorum; bundan sonra böyle.

Yine de mutlu olabiliyorum burda. Sahada yürüdüm geçen akşam, o Hacettepe Üniversitesi yazısında bile anılarım var, onu düşündüm.

N: Hacettepe'de niye "N" yok yaa..
E: Üniversitesinde o da var.

Beni gülümsetmeye yetiyor ve önemli olan da sadece bu. İlk defa evim diyebildiğim bir yerdeyim, o yüzden hiçbir şeye ve hiç kimseye bağımlı ya da bağlı olmadan kendi başıma da istediğim hayatı yaşayabilirim. Bu haftadan başlayarak da bu planımı uygulamaya sokuyorum.



Bu arada tam bir Chuck bağımlısı oldum. Hatta şu aralar Jesse Spencer'a (Chase) göre Zachary Levi tercihimdir, o derece yani. Şu saç stiline de bitmekteyim.

Chuck bir beşlik!
dediğime de inanamıyorum. Ama sırf Chuck zehirlenmesinden, vallahi.