derin bir ohhh çekiyorum..

Artık şöyle güzelce bir uyumak, dinlenmek istiyorum. "Ders çalış, derse gir, sınav ol" sistemi canıma okudu bu aralar, alışkın değilim.

    Bittiiiiiii, speaking vizem geçti gitti bitti. Gittim bir panik ilk ben çıkacağım diye, başkası ilk sıraya geçmesin mi?! Yine de hayırlısı olsun derler ya, onun sunumunun yarısında geç kalan bir güruh içeri girince dağıldı gitti konsantrasyon. İyi ki ilk ben çıkmamışım.

    Tabi korkunun ecele faydası yok; sıram gelince çıktım, kuzu kuzu konuşmaya başladım. Arada bir yerde bir sustum, ama ne susmak; pauseladı sanki bir güç. 15 saniye sınıf bana baktı, ben sınıfa. Ne kekeliyorum, ne rephrase yapıyorum, ne bir ses, ne bir nefes.. Sonra birden resume tuşuma basılmış gibi devam etmeye başladım. Bir süre sonra hoca durdurdu, içimden bir ses "Yandık." dedi. Lakin hoca "Ideal speech; eye contact çok güzeldi, audience ilgisini çekmeyi başardın, vücut dili kullanımı çok yerindeydi, bir yerde sessizleştin ama onu da heyecanına veriyorum." falan demesin mi? Bir an anlam veremedim başta,  ardından bir rahatlık bir huzur.. Anca yerime oturduktan sonra titremeye başladım; ayaktayken çıkamayan korku oturunca patlak verdi herhalde. Sonuçları da Bilgi Teknolojileri vizesinden sonra öğrendik, 95 almışım efendim, tebrik ediyorum kendimi.

    Bilgi Teknolojileri amfi sınavı idi, 100 civarı kişi bir arada falan. Çok da dert olmadı desem yalan olmaz, herkesin gözü birbirinin kağıdındaydı. Ama vicdanımdan nefret ediyorum bazen. Kitap sıranın altında, cevabını kimsenin bilmediği, yani cevapları sallayacağım sorular önümde, ve ben o kitabı açıp da bakamadım. Yapamadım resmen. Bak hatırlayınca yine sinirlendim şimdi.

    Amaaan 2 vizem kaldı ve hiiiç umursayacak halde değilim.

    Şimdi bir kez TKD notlarıma göz atıp, sonra kitap okumak istiyorum. Kendime The Gaze'i (Mahrem) almıştım geçen gün, vizeler bitince okumak üzere ödül olarak. Elif Şafak okumayı özledim. Aslında asıl Araf'ın İngilizce orijinalini okumak istiyordum, lakin bulamadım. Aramalarım sürüyor..

exama non grata - istenmeyen sınav

   Sınavlar ile tam gaz devam. En korktuğum iki sınavımdan biri, lexicology, cuma günü geçti gitti, gayet de güzel geçti sanırım. Yani umarım. Kendisi için "persona non grata"dan bozarak "exama non grata" demiştim, lafımı geri alıyorum.

    Asıl belam pazartesi; speaking skills. Exama non grata yeterli bir kavram değil, resmen hayatım o 4 dakikaya bağlıymış gibi hissediyorum. Sunum konum synesthesia. İlgilendiğim sevdiğim bir konu olsun ki, konuşmak kolay olsun dedim. Benim de sinestetlere özgü yanlarım olduğu göz önünde bulundurulursa.. (Ki bunu en iyi İpek bilir, trafik ışıklarının üçgen olduğunu iddia etmiştim bir ara, aslında renklerinden bahsetmeye çalışıyordum; bir de diretiyorum savunuyorum falan, yaparım yani :p) Lakin mesele ne sunumu hazırlamak, ne de çalışmak.. Çıkıp millete anlatma aşaması var ya, o 4 dakika gözümde asırlara dönüşüyor resmen. Neyse, bahsettikçe mideme ağrılar giriyor. Ondan sonra adam gibi sınav da yok zaten, 3 tane daha var ama önemli değil. Ah o bi geçseydi..

     Bu aralar her şey bir garip. İçime kapanıyorum sanırım yavaştan, imdat. Odadan çıkmayan bir insan haline geldim. Yaptığım bir şey de yok, eskisi kadar uyumuyorum, öyle sürekli ders çalışmıyorum, adam gibi film izleyemiyorum ya da kitap okuyamıyorum; peki nasıl geçiyor bu zaman?

    İnsanların çoğunun, benim ne zaman ne hissettiğimi anlayamadıklarını fark ediyorum bu aralar. Bu kadar anlaşılmaz mıyım ben yahu? O kadar gergin ve sinirliyim ki kendime şaşırıyorum. Dışarı yansıyan içimdeki agresifliğin onda biridir anca. Hal böyle olunca kimseye saldırmamak için uzaklaşmayı tercih ediyorum. Yalnızlık da güzel aslında, sevmiyorum diyemem; ama bazen bir bardak çay içip güzelce sohbet edecek insan da aranıyor, elde değil.

başlık maşlık vize mize fantastik mantastik

İlk iki vizemi oldum. Ocaktan beri girdiğim ilk sınavlar bunlar, çok garip bir duygu aylar sonra.. Günlerdir blog yazmak için yanıp tutuşuyorum, lakin vakit bulamıyorum azizim. Derslere de girmedim adam gibi, nereye gidiyor bu zaman?

Business writing fiyaskoydu resmen. Sınıfta yaptıklarımızı kalıp şeklinde ezberlemek üzerineydi. Reading vizesinde en azından örnekler üzerinden gidiyorduk; coherence, cohesion, meronymy falan. Allahtan hoşuma giden kelime gruplarını direk zihnime kaydedebilmek gibi bir yeteneğim var-mış. Sezen hocayla "önemli kalıp" anlayışlarımız da büyük ölçüde uyuşuyor-muş.

Ders + vize + Fransızca kursu şeklinde mükemmel bir programım vardı bugün. Yorgunum; üstelik çok sebepsiz ve hatta yersiz bir şekilde mutluyum.

Kendime kimsenin kim olduğumu bilmediği bi blog açıp rahaaaat rahat yazmaya başlamayı düşünüyorum bu aralar. Yazmak istediğim onca şeyi en sade hale çevireceğim derken kitlenip kalıyorum. Hayır derdim ne bi bilsem, sanki devlet sırrı yazıyorum. Bu aralar tek şey hakkında yazmak istiyorum, lakin yazamıyorum.

Güzellik ya, her hali adorable, yerim. Öyle içimden geldi bi an.
Adorable kelimesinin de bendeki değerinin tam Türkçe bir ifadesi yok, bilmiyorum niye. Yoksa konuşurken İngilizce kelime kullanma yanlısı bir insan değilim.

İlk defa bu kadar sürrealist bir blog yazdım, kalıplarımı yıkıp. Kelimelerim anlamlı sıralara girip düşüncelerimi anlatan cümleler oluşturmak yerine, bilinçaltımda meydana gelen psikolojik değişimlerle etkileşime girerek bir bütün oluşturuyorlar. Öyle ki, bilinçüstü varlığım şu an ne dediğimi anlamakta zorlanıyor. Ahah hakikaten ne dedim ben tam olarak burda? Çok fantastik bişey oldu bu paragraf, silmeye de kıyamıyorum; bir yandan da gülme krizi tuttu.

Hadi kalın sağlıcakla, ben bir ara toparlanıp makul bir şeyler yazmaya gelirim.

let's party !



    Parti ile ilgili blog girmemişim ! İnanamıyorum kendime, o yorgunlukla aklımdan çıktı tabi. 3 saat hiç oturmadan dans edebildim, dinlenmek istediğimde tempomu azaltıyordum sadece. Kısaca, itinayla partide coşulur, parti coşturulur. Ertesi iki gün boyunca boynum ağrımış olsa da gerçekten keyifli bir akşamdı benim için. Sırada retro party fikri var, konsept de fark etmez yahu, let's party !

    Bayram geldiii, yani eve geldim. Bileti son güne bıraktığım için cumartesi olarak yaptığım planlarımı cumaya çekmek zorunda kaldım. Cumartesi sadece sabah 6 ve gece 1 arabaları vardı. Derslerimi ektim anlayacağınız. Gece vakti valiz hazırlamak yüzünden yaşadığım uykusuzluk, midem bulanmasın diye içtiğim metpamid ile dayanılmaz bir hale geldi. Üstüne üstlük Mengen'de yol çalışması sırasında dinamiti yanlış yerde patlattıkları için telefonun çekmediği bir yerde 1,5 saat yolda kaldık. 4 saat yol gözümde büyürken Zonguldak'a girdiğimizde saat 6'yı geçmişti, sefil haldeydim resmen.

    Ta ta ta taa bayram geldi de hocalar rahat durur mu? Sanki bayramdan sonra iki hafta her allahın günü 1-2 vizem yokmuş gibi, bir de ödev yüklediler. Hiç bana göre değil bu işler, bakalım ne yapacağım. Sözde bayramda oturup ders çalışıcam, yersen.

    Beytepe'den ayrılmak bir tuhaf geliyor artık bana; evimi, odamı, kedimi bırakıp geliyormuşum gibi. Ah evet kedim.. Ondan hiç bahsetme fırsatım olmadı ama bir Zula'm var artık. Yurda yerleşti kendisi, aramız mükemmel. Bir ara resim ekleyeyim, kaloriferin üzerinde keyifle yatarken falan..

    Gelir gelmez kendimi kuaföre atıp imajımda (:p) biraz değişiklik yaptım. Ama yetmedi, saçımın rengiyle oynayasım var; napsam düşünüyorum hala. Biraz da alışveriş yapmak lazım, başlangıcı bugün yaptım, gerisi yarın artık. :p

    Yarın da Çatı'da kahvaltı keyfi.. Gönül Kahvesi'ni özledimmm.

Harry Potter ve Çeviri - keşke ben yapabilseydim dediğim nadir şeylerden biri..

Aynen bu görüntü kitaplığımda duruyor -dili saymazsak, hey gidi hey..

    Kısa bir aradan sonra dönüşümü yaptım sayın blog. Aslında anlatacak çok şeyim birikiyor ama vakit yok azizim. Bir de hala ara ara moral bozukluğu çalıyor kapımı, yazma hevesim kaçıyor-du. Amaaa artık pozitif bakıyorum, her şeyin olduğu kadarı olur yapamadığımı da çok fazla takmamaya çalışacağım diyorum. Elbet bir gün başaracağım da.

    Bugün topluluğun Kurumsal İletişim toplantısı vardı. Beni can evimden vuran bir etkinlik fikri atıldı ortaya ki.. Sevin Okyay'ı çağıralım, söyleşi tarzı bir şey yapalım dendi. Hatta Alper hoca bağlantı kurabileceğini söylemiş. Harry Potter'ın çevirmeni.. Hacettepe'de.. Hayatımdaki iki çok önemli öğeyi bir araya getiren insan; Harry Potter ve çeviri.  Artık itiraf ediyorum, 13 yaşına kadar Hogwarts'tan mektup gelme ihtimaliyle yaşadım ben. Çeviriye karşı hislerim zaten ortada. Sonuç: Mü-kem-mel olur. Harry Potter serisini çevirmek "Ben yapmış olmalıydım, keşke ben yapabilseydim!"  dediğim nadir şeylerden biri. Tabi bu kadar coştuğumu belli etmedim, ah evet güzel olur gibilerinden bir tepki verdim; karizmayı da çizdirmemek lazım, değil mi ama?

    Üstelik planlarda keyifli görünen başka aktiviteler de var; alt yazı atölyeleri, çeviri atölyeleri, konuşma kulübü..

    Ve güzel bir olay daha, Fransızca'da gerçekten ilerlediğimi hissettim bu hafta. Sanki bir dönüm noktasını atlatmışım gibi geliyor. Aslında A2 içerisinde de olsak, geçen kur yavaş yavaş B1'e girmişiz. Dil okulu meselesi gündeme geldi yine. Aslında önce bir İngiltere mi yapmak lazım diye düşünüyorum. Bu aralar yine Londra aşkım kabardı. Daha düşünmek için erken zaten, yaza kadar düşünecek çok vakit var.

    Cuma da kendi toplantım var.
    Bu aralar pek bi meşgulüm ayh.
    3. ve özellikle 4. sınıf İMT'ler, nasıl imreniyorum size bir bilseniz.. Okulun bitmesi açısından değil de, her şeyin az çok yerine oturmuş olması güzel bir his olsa gerek.
    Parti biletimi de aldım bugün, oley.