bazen, ne yaparsan yap olmuyor bazen



Belki bir gün? Hayata camların ardından bakmak, lalala...

    İlerde olmak istediğiniz kişi karşınıza çıksa ne yaparsınız? Kanlı canlı -ve sizce her şeyiyle mükemmel- bir şekilde karşınızda dursa? Hem akademik, hem sosyal açıdan üstelik..


    Bir süredir bu durumu yaşıyorum. Çok garip ama bir yandan da güzel bir duygu. İstediğim her şeyi ama her şeyi yapmış birileri varsa, demek ki çok da imkansızı istemiyorum. Ama diğer yandan da; ya yapamazsam?


    Tam bölümün benim için fazla zor olup olmadığını düşündüğüm sıralarda böyle bir örneğin karşımda durması nasıl bir işaret acaba bana? Kendime güvenip başarabileceğimi mi düşünmeliyim? Her türlü idealimden vazgeçip iyi kötü okulu bitirmeye mi çalışmalıyım sadece? Belki de çok erken karar vermeye çalışıyorum, onu da bilmiyorum ki.


    O kadar büyük bir baskı var ki üzerimde anlatamam. "Zaten bölüme birincilikle girmişsin, sen yapamayacaksın da kim yapacak?" ta ta ta taaa, işte beni bitiren cümle. Buyurun sosyal baskının feriştahı bu oluyor işte. Herkes süper şeyler yapabileceğimi söylerken kendime güvenmemek, hiçbir konuda kendimden emin olamamak çok ezici bir duygu.


    Öyle bir an geliyor ki kendime güvenim ve saygım yerlerde sürünüyor. Dibe vuruyorum resmen. Başka hiçbir şey düşünemez hale geldim. Maddi manevi tüm enerjimi sürekli düşünmeye harcıyorum; Acaba ne yapabilirim? Aslında daha önce de kendimden beklemediğim şeyleri başardım. Bu sefer de öyle olacak diye kendimi ikna etmeye çalışıyorum, ama bitmek bilmeyen bir kuşku beynimi kemiriyor.


    Çok seviyorum aslında potansiyel işimi, önümde harika örnekler var, aslında ne mutlu bana.. Ama kendime güvenim yerlerde sürünüyor, benden çevirmen -hele de simültane çevirmen- olmaz şeklinde, hem de lacivert Comic Sans Fontu ile yazılmış bir cümle yanıp sönüyor beynimde, gözümün önünde sürekli.


    Bugün oryantasyon gerçekten güzeldi, önce çok fena gaza geldim, sonra da çöktüm yine. Ama ama.. Böyle olsun istemiyorum. FMT ÇAP yapmak istiyorum, çift diploma programına katılmak istiyorum, sözlü çeviriye ayrılmak istiyorum, istiyorum, istiyorum.


When you turn upside down, life ain't too much fun.
Bu arada yine Scorpions acım depreşti zaten.

Etimolog olucam ben.


    Çeviriden keyifli bir iş yok benim için diyordum, insan büyük laf etmemeliymiş. Etimoloji.. Ah o etimoloji..

    Lexicology zaten en zevk aldığım dersim, alt dallarına da hayran kaldım. Haftada 24 saat lexicology istiyorum, mümkünse.

    Semantics en nötr olduğum bölüm.
Morphology 3. sırada geliyor.
Lexicography şekilleri görerek çalışınca çok keyifli.
Etimolojiye gelince, ayrı bir dünya, ayrı bir aşk

    Sınav tarihleri de belli olmaya başlamış, bayramdan sonra hepsi.
Fransızca'da A2-2 oldum.
Kaliteli bir yayından Fransızca KPDS kitabı arıyorum bu aralar.

    Hasta oldum, günlerdir uykusuzluktan ölüyorum. Yarın Fransızca dersine gitmeyeceğim sabahtan. Sabah uykusu dayanamadığım tek şey sanırım. Gece uykudan ölsem yine de ayakta durabiliyorum, ama sabah uykusunun yerini hiçbir şey tutamıyor. Ama uyumaya vakit bulamıyorum nasıl oluyorsa artık.

    Afiş astım geçen gün, HÜÇEV için, haftaya pazartesi de ilk birim toplantımı düzenleyeceğim sanırım. Bir şeyler yapmak çok keyifli. 6 Kasım'da tanışma yemeği, yakın zamanda film gösterimi derken epey iş çıkacak sanırım. Üyelik kartlarımızı da aldık bugün, hehe.


    İskender Pala'nın İki Dirhem Bir Çekirdek kitabını okuyacağım en kısa zamanda, Alper hoca önerdi. Sözcüklerin, deyimlerin nerelerden geldiğiyle ilgili güzel şeyler var imiş. Bir de Sevan Nişanyan'ın Sözlerin Soyağacı tabi ki. Ne zamandır Olgunlar'a uğramıyorum zaten.

çeviribilim mi, lanet olsun dostum


    Bugünlerde bu sözcüğü duymak kabus gibi bir şey haline geldi. Çeviribilim işin sadece kuramsal yanını anlatan, terimlerle dolu iğrenç bir iş. Yok ona göre çeviri, yok buna göre çeviri, kafasına esen atmış ortaya bişeyler. Bilkent sadece pratiğe dayalı eğitim veriyormuş, bizimkinde de hiç kuram olmasa keşke diyorum bazen.

    Hayatımda işlediğim en sıkıcı Reading Skills dersini işledim bu hafta sanırım. Allah razı olsun, arkadaşlar eğlenceli kıldılar dersi.

    "Read" fiili ve collocationlarını falan görürken "read well" için "şehvetle okumak" diyen arkadaşın kim olduğunu bilmesem de gönülden bir alkış gönderiyorum. Akşam oldu hala gülüyorum.

    Signifier-signified-sign anlatılırken, nesnelere verdiğimiz ifadeler olmasaydı nesnelerin önemi kalmazdı gibilerinden felsefeye giriş yapan arkadaşa da gönülden bir alkış.

    Hoca da simültane çeviride prediction en önemli kavram deyip duruyor. "Mütercim-Tercüman mı olucaz, Müneccim-Tercüman mı?" diye sormak istiyorum. Fazla zor bir iş mi seçtim acep?

    Alper Hoca da çift anadala 2. sınıftan itibaren başlamamızı önerdi, yoksa sene uzatma ihtimalimiz varmış dersler çakışabileceği için. Fransızca'ya asılmak lazım sanırım.

Haydi bakalım Translation Equivalence Concept beni bekler.

ajandama bakmam lazım..


    Sonunda, işte sonunda başladı okul. 7 aydır bu dönemi bekliyorum ben. Şimdiden bezenler, öfleyen püfleyenleri gördükçe kendime şaşırıyorum. Benim en mutlu olduğum anlar, okulda derste olduğum anlar. Yorgunluktan ölüyorum, yalan değil. 24 saat dersin üstüne haftada iki gün 3'er saat Fransızca dersine gidiyorum FKM'ye. Haftaya toplam 30 saat dersim var denebilir yani. Üstüne bir de HÜÇEV toplantıları. Swing kursuna gidebilirim belki, belki HÜFOT'a girerim. Ama halimden memnunum, keyifliyim, ne ararsan var.

    Bi kere hocalar konusunda umduğumdan çok daha şanslı çıktım. Skills hocaları çok tatlılar, ikisini ilk kez gördüm ama hayran kaldım. Lexicology hocama zaten geçen yıldan beri imreniyorum, tam idol ya, olmak istediğim insan modeli, o yaşına rağmen. Simültane çevirmen olması bile yetiyor zaten insana. Dersler de keyifli, kitaba bağlı dersimiz yok.

    HÜÇEV'e de resmi üyeyim artık, öhöm öhöm. Hatta Basın Yayın Birimi Başkanı oldum hehe. İşlevsel açıdan afiş, mafiş türü şeyler ile ilgilenecek olsam da ortam keyifli, aktif rol almak keyifli, etkinlikler keyifli. Parti, parti, parti. Ve tiyatro, çeviri atölyesi, röportajlar, konferanslar. TÜÇEB, HÜModelUnitedNations, yahu ne çok aktivite varmış da haberimiz yokmuş.

    Geçen yıl Adam Fawer'ı alıp Nacho'da ropörtaj yapmışlar. Yok artık dedim. Edebiyat Fakültesinin yanındaki bi kafede oturup Adam Fawer'la konuşmak.
    Ve film gösterimleri, söyleşiler. En sık görülen aktivite; parti, parti, parti.

Odada yalnızım an itibariyle.
Şimdi oturur bir de film izlerim.

ezgi'nin kitaplığı vol2

Açlık Oyunları serisinin de sonuna gelmiş bulunuyoruz. Yazarın yeni başladığı serinin konusunu beğenmesem de, bu serinin beni gerçekten etkilediğini itiraf etmeliyim.


    Kül Mevsimi bana feci halde Magnolia'yı anımsattı. Merkezde bir kadın var, kitap onunla yakından uzaktan bağı olan insanların hayatından kesitleri anlatıyor. Tarz aynı ama içerik ve anlatım türü farklı olunca garipsedim biraz.

   Yanılsamalar Kitabı, The Book of Illusions, gerçekten güzeldi. Sonunda eğer kız orda yazarı arasaydı, belki de hayatının geri kalanı Hector'la aynı olacaktı diye düşünmemek elde değil. En azından benzerlikler yadsınamaz.

Kalanları yazmaya üşendim desem?

hede hödö pöff

Doğum günümle ilgili bir blog yazacaktım aslında, dün akşam yorgunluktan yazacak zaman bulamadım. Bugün ise  dertliyim kederliyim. Ne Ankara Kalesi kesti, ne Medeniyetler Müzesi..

Scorpions oralarda konser versin, ben burda oturayım. Ne desem boş.. Konserin başlama saatini takip ettim akşam boyu telefonun saatinden, gözlerim doldu. O kadar etkileneceğimi düşünmemiştim, ama içim acıyor resmen ya. Çocuk gibi ağlıcam şimdi utanmasam.

Aylarca bekle, ne uğruna gitmedim, hangi akla hizmet? Cevabım bile yok ya, inanamıyorum kendime gerçekten inanamıyorum. Hayatınızdaki en büyük pişmanlık nedir sorusu vardır ya fiks, işte asla unutamayacağım bi cevabım oldu; Scorpions konserine git(e)memek.

O kadar.

Son albümden en sevdiğim şarkılardan biri ile kapatayım yazıyı;

My Lorelai,
WHAT KIND OF FOOL WAS I??

I'm back.

Bilgisayarım düzeldiiiiii.

Aslında yazacak çok şey birikti ama hangi birini yazayım? Zonguldak günleri ayrı olay, geliş aşaması ayrı.

Hele Beytepe'de geçen 2 hafta.. Yurttayım sonunda, ayların beklentisi bitti. Okul başlasın istiyorum artık, çok keyifli derslerim var. Hocalarımla tanıştım, çoğu çok tatlı insanlar. Yarın ders kaydımı tamamlayacağım.

Son dönemlerde pc'sizliğin de getirdiği boşluk ile okuduğum kitabın haddi hesabı yok. Daha da bir sürü kitap var elimde, bana kalsa Olgunlar'da yaşayacağım da zaten..

Fransızca çok keyifli gidiyor. Gittikçe daha çok mu seviyorum ne? A2 de oldum, okulun bilgi formunda "Bildiğiniz Diller" bölümüne de ekledim, Fransızca-Intermediate olarak. Almanca-Beginner yazmasa mıydım ki diye düşünüyorum hala, hehe.


Ta-taaa 19 yaşındayım son bir saattir. Çok da farklı hissetmiyorum, peh. Sadece bugün çocukluğumdan kalan bişeyi tekrar yaptım. Hani alışveriş merkezlerinde jelibon ve şeker standları olur ya.. Orda midye, deniz atı şekilli çikolatalar olur bi de, içi sıvı çikolata dolgulu.. İşte onların tadına bakanlar bilirler ki, o lezzet unutulmaz. Bugün Kentpark'ta kutuda kalanların hepsini aldım. Hala tadı damağımda. Yanlış bilmiyorsam Guylian markalı bir Belçika çikolatası bunlar. Hey gidi günler, bir bayram kuzenim iki kutu getirmişti, kutulardan biri ilk saatten sonra bir daha asla bulunamadı evde. Hayır ben yapmadım, desem inandırıcı olur muyum?

Bak yine canım istemeye başladı. Bu mereti yedikten sonra diğer çikolatalar hiçbir şey ifade etmemeye başlıyor.