Profestival Rock 2010

Güzel okulumda nisan sonu gibi yer alacak olan konserler bütünüdür kendisi. Programı gördükten sonra şaşırıp aynı derecede mutlu olmamıza yol açtı. 35 tl gibi bir ücret ödeyerek (tabi sahne önü 135 tl) süper bir 3 gün yaşayacağımız vaad ediliyor. Buyrun bu da kesinleşen liste; 

-28.04.2010- (1st day)




• Sepultura
• Kreator
• Katatonia
• Deathstars
• Insistence
• U.P.O.
• Galeyan

-29.04.2010- (2nd day)

• Emre Aydın
• Jay-Jay Johanson
• Hayko Cepkin
• Direc-t
• TNK
• Kül

-30.04.2010- (3rd day)

• Duman
• Yüksek Sadakat
• Aylin Aslım
• Çilekeş
• Marsis
• Cin Seddi


Konser alanına giriş 12.00'da, konserler ise 14.00'da başlayacak.
Konserleri geçtim, şu yazıyı gördüm ve mutluluktan uçuyorum;





Katılımcıların konserler dışında da keyifli ve eğlenceli zaman geçirebilmeleri için festival alanında çeşitli aktiviteler olacak.  Kamikaze, superjump, tırmanma duvarı, vb…

-Ezgi Suu hadii, Direc-t çıktı yaa!
-Tırmanıyoruz heralde burda..


gibi sahneler yaşanabilir, şimdiden belirteyim.


Okuluma karşı da ayrı bir sevgi beslemeye başladım. Yarın da bilet alayım bari, ne olur ne olmaz.


Beytepede süper 3 gün.
Hadi ama 28 nisan gelsin !

cummingse sevgilerle.

Ben diyorum ki hayat bir şekilde devam ediyor.
Mutlu ya da mutsuz ol, hiç önemli değil.
Bir şekilde yaşamak zorundasın, eğer ölmediysen tabi.
Hoş sadece iki seçenek yok aslında, yeni yeni anlamaya başladım iyice.
Ne demiş Cummings,
"Unbeing dead isn't being alive."

Sözün özü, nefes almaya devam.

17 Nisan'da ehliyet sınavım var. Odaklanacak farklı bir şeyler olunca zihnim daha rahat oluyor.
Bittim artık demiştim ama hala dayanıyormuşum anlaşılan. Bu da iyi bir şey tabi.

puzzle yapmak falan


Bir zamanlar merak saldığım puzzle işi yine su yüzüne çıktı. 1000lik bir puzzle almıştım, bkz: yandaki resim, geçen yazdan beri duruyordu. Şimdi evden getirdim onu, yeniden başladım. Çerçevesi bitti, içinden de köpeği insanları bitirdim, ama kalanı çok karışık.

Alırken fark etmemiştim ama tablo Kuğulu Park tablosu. Bilinçaltı mıdır nedir.. Ortalıkta ikili halde eşleştirilmiş bir sürü grup var, sanki beden eğitiminde boy sırasına girmişler gibi el ele geziyorlar. Tüm parçalar ya lacivert ya beyaz, bir süre sonra hepsi aynı görünmeye başlıyor.

Puzzle halısı alıcam kısa zaman içinde, böyle çok zor oluyor. İnsanı çok bağlayan bir şey ama, su içmeye kalktığında bile o parça şuraya mı acaba diye düşünüyor insan. Geceleri de sürekli kayıp ya da hiçbir yere konamayan parçalarla uğraşmaya başlamama az kalmıştır herhalde.

Ankara'ya geldiğim gün yabancı kızın biri Ankaray'da "Sina Caddesi"ni sordu. Düşündüm, İbni Sina'nın oralarda heralde diye bilmediğimi söyledim. Sonradan anladım ki meğer "Cinnah Caddesi" demeye çalışıyormuş.

İpeke hediyesini gönderebildim hele şükür. Tiffany'deki kasiyeri deli ettim sanırım, paket olucak, etiketi söktünüz değil mi, ay değişim kartı koyabilir misiniz paketi açıp, kartla ödicem, yok aslında nakit ödeyeyim ben.. Kargodaki kadın da beni deli etti; benim soyadımı hiç zorlanmadan yazıp (ki burda epey şaşırdım) İpekinkinde cinnet geçirtti. İ değil e olacak o, hayır hayır pelevan değil, h var arada, ama o aradaki i olmayacak.. Neyse sonunda başardım, önemli olan da o.

those were the days my friend..

Cuma-Salı arası Zonguldak.. Geri dönmeseydim buraya.. Ya da direk yurda gitseydim ben. 4-4.30 saat yolculuktan sonra aceleyle eve, ordan da 3 saat kursa git derken başım çatlıyor şu an.. Penguen'imi ve Uykusuz'umu aldım, karnımı doyurup onları okucam.

American Pie izliyorum bu aralar. Yer yer mide bulantısı etkili ama fena değil. Sadece ve sadece Alyson Hannigan için bile izlerim zaten.

Bir sabıka kaydı belgesi için 5 tl vermek içime oturdu.

Bebekler çok güzeller, bir sürü resimlerini gördüm. Mama önlüğü aldım onlara. En kısa zamanda canlı canlı da görmek istiyorum.

Abim büro açıyor, umarım çok çok güzel işler yapar. Amin.

Bugün 16 Mart. Lise'yi, lise günlerini nasıl özledim anlatamam.. "Those were the days.." diyorum, başka da bişey demiyorum..

Bir daha ne zaman giderim acaba Zonguldak'a..


Geçimsizim bugünlerde 
Kimsesizim bu yerlerde 
Değersizim bu ellerde
Çaresizim doğduğum yerde.

Alice In Wonderland // Büyülü Fener

Alice In Wonderland'ı 3D izledik bugün Büyülü Fener'de. Gözlüklere bayıldım, geri vermemek için epey yol yöntem düşündüm ama başarılı olamadım, sağlık olsun.

Aslında benim hatırladığım alice kitapları tam böyle bir şey değildi ama bu çok daha güzel olmuş. İdam sahnesi gibi şeyde kanım dondu, neyse ki şu kıl kedi iyi bir şey yapmış. O son sahne, ejderhanın kafasının bedeninden ayrılıp merdivenlerden yuvarlanması, herkesin sessizlik içinde izlemesi ve ardından tüm kırmızı askerlerin mızraklarını bırakmaları çok etkileyiciydi.

Anne hathaway'in film boyu ellerinin duruşu, hali tavrı harikaydı.

Helena Bonham Carter kötü rollerde gerçekten çok iyi. "Keklerimi kim çaldııı" ve "Beni öldürmeye çalıştııı" sahnelerine hayran kaldım. Ama belirtmeden geçemeyeceğim asıl olarak Harry Potter'daki Bellatrix Lastange rolü mükemmeldi, hatta Karanlık Lord'dan çok ondan tırsıyorum hala, delidir ne yapsa yeridir hesabı. O role kıyasla bu biraz sönük geldi gözüme.

Johnny Deep + Tim Burton = O değişik şapkalı karakterler. "Şapkacı" Charlie'nin Çikolata Fabrikası'ndan tanıdık bir görüntüydü. Şapka çıkarılacak bir karakterdi ama. "Bir kuzgun neden bir çalışma masasına benzer?" "K harfiyle başlayan nesneler üzerinde çalışıyorum bu aralar.."

Kısaca izlenilesi bir filmdi bence.

Sonra Bahçeli'ye Hobby'ye geçtik. Güzel bir gündü.

Ahh unutmadan.. Melih Gökçek'in ve tüm ailesinin kulakları epey çınlamıştır bugün, tüm toplu taşıma araçlarında epeyce anıldı. Ulaşım ücretleri yarıya indi diye seferleri azalttı. Yok zarar ediyormuş bilmem ne, neyse selam olsun benden kendisine.

uzay korsanı olucam

Fark ettim ki öyle çok gelişmiş ve bilindik sözlükleri sevmiyorum. Lafmacun'la aram iyiydi kişi sayısı artınca uzaklaşmıştım epey, şimdi bizim sözlüğe yazıyorum, hem okulu da bilen insanlar olunca konular bildik tanıdık oluyor, ohh miss.. Çok fazla kişi de yok "biz bizeyiz".

Bir de Ogame oynamaya başladım. Ne zamandır böyle çok uğraştırmayacak online bir şey istiyordum. Bir sürü sömürgem olacak, süper casus bişey olucam ben. Madenler, filolar, laboratuvarlar. Uzay korsanı olucam. En birinci ben olucam. Oley.

Kayıp Gül'ü okumaya başladım onca öneri üzerine. Bakalım beğenecek miyim.

Fransızca çalışmam lazım. Hal hatır sorma, yaş öğrenme, isim sorma falan. Sıfatları, meslekleri, renkleri, sayıları, düzenli fiil çekimlerini falan öğrendik. İngilizce'ye de böyle başlamıştık hey gidi günler, çok değişik geliyor şimdi ya.

Fransız Kültür Merkezi cidden çok iyi, doğruya doğru. Dinleme ve konuşma konusunda da epey uğraşıyorlar. 19'unda da yemekli partimiz varmış, bizim hoca şarkı söylicekmiş falan. Merak ediyorum aslında, gitsem mi diye düşünmekteyim. Ama film gösterimi olacakmış, İngilizce alt yazı koymazsanız izleyemeyiz diye tepki verdik. Bakalım ne olacak.

Üstelik Bahçeli'de şube açıyorlarmış, hem de 7. caddede yer tutmuşlar. Seneye okuldan gidiş gelişim de tek vasıtayla olur, süper ötesi bir şey olur.

Bitti.

acemi sürücü on board

Hafta sonu ehliyet almak için yola çıkıyorum. Uzaklaşmaya çalıştıkça burada kalmama neden olacak bir şeyler çıkıyor ortaya. Şimdi bırakıp gitsem bir daha ne zaman ehliyet alma şansım olacak? Maddi külfeti de cabası.. Boş vakitte halletmek lazım.

Sıkıcam artık dişimi bir süre daha. Hem Fransızca kursunun A1-2'sini de tamamlarım bu vesileyle. İyi yönleri görmek lazım, yoksa sinir harbinden alnımın akıyla çıkamayacağım.

Yemekteyiz hayranı olmak üzereyim, katılsam mı diye düşünüyorum aslında; hazır evdeyken.. Ortalığı karıştırır, kavga falan ederim, stres atarım bi güzel. Hımm, bi düşünmek lazım.

Ve bir ayrıntı, Fransızca'yı gerçekten seviyorum. İspanyolca'ya giden bir adım diyordum ama bizzat kendisiyle de çok iyi anlaştık.

Mezun olmadan yapmak istediğim o kadar çok şey var ki.. Hepsini yapsam, hayatımdan geri kalıcam. Yapmasam içimde kalıcak. Bir de ben öyle oturup saatlerce çalışacak bir insan değilim be blog. Göreceğiz bakalım neler olacak.

Kampüsü çok feci özlüyorum, city'yi, kedileri, köpekleri, kütüphane'yi, özellikle akşamları kantin ortamını.. Gel tezkere gel tezkere bitsin bu çile..

the annoying orange

The Annoying Orange. Tavsiye edilir. Burda da bobiler'e yakışır fan made bir resim.

Son derece sinir bozucu ve yaratıcı; plumpkin, toe-may-toe etc.

Hoş bişey, seviyorum kendisini.

O böyle "hey apple, apple, hey, hey apple" derken tepesine doğru bıçağı indiresim gelmiyor değil tabi. Knife!