Belki bir düşte kaybolmak?


                         Been traveling these wide roads for so long
                         My heart's been far from you
                         Ten-thousand miles gone

                         Oh, I wanna come near and give ya
                         Every part of me
                         But there's blood on my hands
                         And my lips aren't clean.

Hayatı boyunca kaç terk edilme hakkı olur insanların? Nerede doluyor limitimiz, ve böylece mühletimiz?

Kendimi kedilerle bile bir tutsam dahi, o 9 can hakkını her zaman ayrı ayrı ölümler için kullanmıyormuşuz meğer. Kimi yaşananlar 3-5 canı birden ciğerle birlikte söküp alıyormuş. İnsanın "canı ciğeri" gidince, geriye de karkastan başka pek bir şey kalmıyormuş. Bir de yastığının altında kalmış birkaç vaat ile, yaz vakti ellerin buza kestiğinde donarak ölme diye içini ısıtacak birkaç cümle. Diyememiş oldukların ve artık hiçbir zaman diyemeyeceklerin ise her daim bâki zaten. Her geçen yıl daha çok acı çekebilmek, daha çok sevebilmeyi de getiriyor peşi sıra. İçine dolup taşan, sığmayan, içinde kalan, üç harfli bir kelimenin insan ömrüne nasıl ağır gelebileceğini her saniye sızım sızım kanıtlayan, esasında gidene "Gidiyorsan al götür bunları da, senin hepsi." demek istediğin, diyemediğin bir sevgiler bütünü aşk dediğin; özlemden koskoca gökyüzünün altına sığamadığın, an gelip de artık özlenmediğini gördükçe dağıldığın, dağlandığın; diyemediğin, diyemediğin, diyemediğin... Üstelik sırf bu sebeple, O'nu karanlığa çekmemek adına darmadağın olmayı göze alabileceğini anlatamadığın...

Acıdan sesi kırılır kimi zaman ama asıl sözü kırılır insanın. Attığı her adımda bir parçasını toprağa bırakmasına rağmen mutsuzluk dolar, yine var olur, çoğalır; daha iyi parçalanabilmek için sırf. Sana ait mi, onu bile bilemediğin parçaların arasında kaybolmak, karanlıkta yönünü bile bulamamak için.

Bir insanın ömrü çevresindekilere acı vermeye yarıyorsa anca; hatta sırf daha sonra daha büyük acı çektirmemek gayesiyle an'ını bedbaht kılabiliyorsa başka insanların; sonrasında da terk edilince kalan zamanlarını anca acı çekerek geçiriyorsa her defa; bu gerekçeyle verdiği hasar da dolduğu mutsuzlukla birlikte büyüyerek gittikçe artıp içine sığmaz, başkalarını etkiler hâle geliyor ise; bu minvalde dünyayla ilişkisi parazitik bir hâl alıyorsa; üstüne üstlük başkalarının hayrına durumlarda dahi kendi yüreğinin ezilmişliğini bir kenara koymayı da beceremeyecek denli bencil ise...

...o karkası da yok etmeli. Nasıl etmeli, ne eylemeli?

Uçuverdi tüm kelimeler aklımdan.. Titriyorum tir tir, sokakta kalmış yavru köpek gibi. Ama üşümüyorum, aksine içimde alev alev yanıyor her kelime. Ama duramıyorum işte, ellerim, çenem, bacaklarım. Sadece titriyorum. Ne yazabiliyorum, ne konuşabiliyorum. Konuşamadıkça o kadar doluyor ki beynim, resmen her kelimeyi hissediyorum.

Varlığından şüphelendiğim hatta var ise kendisine kızgın olduğum bir varlığa dönüp iki yüzlü bir yakarışa giriyorum ancak; Allah'ım, ne olur sustur beni. Ne olur kalbimi, beynimi, duygularımı, mantığımı, içimi sustur. Sakinleştir beni, uyuştur hatta. Yanına al demiyorum, diyemiyorum. Bu terk edilmişlik duygusu, anlatamamak, anlaşılamamak. Yetersizim, güçsüzüm, sabırsızım; biliyorum.

Bir çıkar yol göstersin biri istiyorum, çünkü ben bulamıyorum. Yıllardır o kadar çok aradım ki artık her yol birbirine benziyor, kayboldum, kayboldum, kayboldum.

Yaralıyım, gerçekten kendimin bile bilmediği kadar çok yerden yaralıyım. Ağlamaya bile mecalim kalmıyor bazen. Çok yorgunum. 15-16 saat üzerine uyanıp, kolumu bile kımıldatamıyorum. Bir uyusam.. Uyusam yıllarca.

Evim diyemiyorum hiçbir yere, hiç kimseye. Kimsenin hayatında öncelikli olmadığını bilmek, ne kadar alışkın olsan, her defa daha bir acı koyuyor insana. Gözden çıkarılabilir olmaya alıştığını sanıyorsun, her seferinde. Hele de bazen biri çıkıp vazgeçemeyeceğini ileri sürdüğünde inanmamak için elinden geleni yapıyorsun. Minicik bir "Acaba doğru olabilir mi?" bile sonrasında paramparça bırakıyor insanı. Ama an geliyor, insanlık hâli işte, deliler gibi de inanmak istiyorsun. İçin gidiyor. Sonrasında ise böyle için dağılıp gidiyor.

Yastığım bile sığınak değil. Duyan olur diye korkmadan, bağıra bağıra ağlamak ne büyük özgürlük-müş. Bazen günlerce aynı evin içinde kendi sesimi duymuyorum. Bu bir başınalığı paylaşmak isteyen insanlardan da deli gibi korkuyorum, insanlara alışmaya; sevmeye, sevilmeye alışmaya korkuyorum.

Korkuyorum, her yeni günden çok korkuyorum. Hapşırmaktan bile korkuyorum, çok yaşa demesinler diye. Ölümler, nefretler, terk edilmeler, umursamazlıklar, hayal kırıklıkları, kalp kırıklıkları sürükleyeceğim peşimden ömür boyu. Biliyorum sorumlusu da suçlusu da benim yaşadıklarımın. Asıl bu yükün altında eziliyorum. En azından bu denli yaratıcı bir zihnin kendini cezalandırmak için geliştirdiği yöntemler bedenin günü geçirecek kadar sakinleşmesini sağlıyor. Daima aşırı düşünmenin sağladığı tek fayda da bu sanırım.

Zaman makinesi istiyorum. Ne geçmişe, ne de geleceğe gitmek için.. Sadece bir saniyeyi dondurup günlerce hiçbir şeyin ben bir düğmeye basmadan değişmeyeceğini bilmenin huzurunu bir saat olsun yaşamak için.. Sadece bir saatlik saf huzur için her şeyimi verirdim.

Hiç yorum yok: