Datça'nın Yolları Taştan...

Kartpostal gibi Datça limanı...

Yazının içine eklediğim bir iki fotoğrafla olacak gibi değil, hepsi için bir tık buraya :)

Yazmayalı yine çok oldu ama size yıllardır ilk kez bir gezi yazısıyla geliyorum. Efendim 8 yıl sonra denize girmemi sağlayan bir Datça tatilim oldu. Ceren'le çok ani bir şekilde gece karar aldık, ertesi sabah Ankara'ya, ertesi akşam da Datça'ya yola çıktım. Bir nevi Datça tanıtım yazısı yazar gibi oldum ama zaten yediğim, içtiğim, eğlendiğim bana kalsın, sizlere gezdiğim gördüğümü anlatayım.

(Yaklaşık 10 gün kalarak misafirlikten çıktım. O yüzden biraz uzun bir yazı olacak.)

Datça tam da söyledikleri gibi sakin bir yer. Ama belki yaş bende ilerlemiş biri o fark etmeden, benim için biçilmiş kaftandı. Etrafımda güzel insanlar, sakin bir yer, deniz, güneş, daha ne olsun! (Sevgili de orada olsaydı tadından yenmezdi aslında.) Ceren süper bir ev sahipliği yaparak Datça'nın gezilmedik, görülmedik yerini bırakmadı.

İlk gün Cerenlerin teknesi Hare ile Akvaryum Koyu'na gittik. Yıllar sonra yüzmek ağır geldi, güneş gözlüğümü teknede otururken başımdan düşürdüm. (Başka zaman olsa çıkarmaya çalışırken inatla saçıma takılır!) Ceren'in babası dalıp çıkardı falan derken hareketli ve yorucu ama bir o kadar da güzel bir gün geçirdik.


 Bir yan Ege, bir yan Akdeniz...

Bir günümüzü Knidos + Palamutbükü'nde geçirdik. Knidos'a keçiler indi biz oradayken, tarihi değerlerimize inanılmaz sahip çıkan bir ülkeyiz. Ege ve Akdeniz'in birleştiği noktada olmak çok güzel bir duyguydu. Denizlerin renkleri o kadar güzel ki...

Palamutbükü'nde kanoyla gezdik, yüzdük, yemek yedik. En muhteşem anlar da Anıl'ın safari arabasıyla gezmekti. Arkası açık arabayla 20-30'la giderken Ceren'le 100'le gidiyormuş hissi yaşıyorduk arkada. Bir günümüzü tekne turunda Datça'nın tüm koylarını gezerek geçirdik. Tekneden atladım! Çok yetenekli atlayışlar olmadı tabii ki ama yine de 8 yılın üzerine çok bile iyiydi. Mare Nostrum'da 1 hafta tatil yapmaya karar verdik mezun olduktan sonra. Haftalığı 7,5 £ mu neydi... :)

Sedir Adası'na gittik, Kleopatra'nın getirttiği kumları gördük. İnanılmaz güzeldi. Dipten kum çıkarıp çıkarıp yüzümüze sürmeye başladık, etraftakiler de faydalı olduğuna inandılar sanırım, onlar da başladılar. Eğer bir gün yolunuz Sedir Adası'na düşerse ve kumun cilde iyi geldiğini söyleyenler olursa bizden özendiler :p

Marmaris'e gittik, Bodrum'a da gidecektik ama halimiz kalmamıştı. "Bodrum'a da gittik beraber" diyemeden döndük, o da başka yaza artık diyerek :)

Kızkumu'na gittik. Marmaris'in denizini pek sevmedim, Datça'yı tercih ederim. Yosundan pek hoşlanmıyorum. Datça'nın denizi inanılmaz temiz.

Badem heykeli çok sevimliydi. Benim heykeli anlamam ve ifade etmem biraz zor oldu. (Fok olan badem balığı mı? Badem'in fok heykeli mi? Fok heykelinin Badem balığı mı? Ayyy yani demek istediğim fok balığı olan Badem'in heykeli mi?)

*Foursquare puanlarım tavan yaptı, Ceren'le defalarca BFF puanları almak da cabası :) Ne işe yarıyorsa!

Eski Datça Evleri'ne gittik, Can Yücel'in evini gördüm. Ben oradayken ölüm yıldönümüydü ama mezarı kırıldığı için anma törenleri ailesi tarafından iptal edilmişti. Can Baba ne güzel demiş, "Bir ihtimal daha var, o da ölmek mi dersin?"

Döneceğim gün denize gireceğimiz yeri bulamayıp toprak yollarda kaybolup güzelim Corsa'nın altını sürte sürte hiç varmayı düşünmediğimiz bir anayola çıkıp Aktur'da denize girdik. Siz siz olun köşe dubalara oturmaya çalışmayın, dört kişi çok uzun süre denedik, olmuyor.

Bir akşam canlı müzik, bir akşam Mambocino derken Datça'nın altını üstüne getirdik. Sakin bir yer ama isteyene gece hayatı ve hareket de var.

Bayram'ın ikinci günü Ceren'in anneannesi bize tepitme açtı, ölene kadar kahvaltı ettik. Harika ev sahiplerim vardı, yeterince teşekkür edemeden döndüm. Gerçekten güzel bir tatildi.

Yazacak onlarca şey var aslında ama gözlerinizi yormak istemem, siz en iyisi gidin Datça'yı görün, gezin. Deniz kabuklarıyla yaptıkları inanılmaz yaratıcı süslemeleri inceleyin, dayanamayıp alın. Ben bir tane The Beatles aldım mesela, inanılmaz şirinler. Kısacası o atmosferi tadın. Ben kolay kolay 12 saatlik yol tavsiye etmem :)

Online Kitaplık Çılgınlığı

Baştan söyleyeyim bu serinin çevirisi yok, henüz. İlk kitabı kışın sevgili kişisinin alması üzerine okuyup bayılmıştım, kalanını da çok sevgili iPad'im üzerinden okudum. (e-kitap okuyuculara gerek kalmadan, göz yormadan nefis bir okuma imkanı sunuyor.) Harry Potter üzerine seri tanımam ama James Dashner'ı tebrik etmek lazım, gerçekten nefis olmuş. Dünya yaşanmaz hale gelince yayılan salgın hastalığa çare bulmak için bir grup çocuğa yapılanları anlatıyor. Kimin tarafını tutacağınızı şaşırıyorsunuz, kitap bittikten sonra bile. Öyle siyah ile beyaz gibi iyiler ve kötüler yok, kitabın en gerçekçi yanı da bu. Daha güzel bir haber, filmi de geliyor. Merakla bekliyorum.

Taht Oyunları dizisini sevip kitaplarını okumakta çok geciktiğim bir seri aslında. Anca başlayabildim, Türkçesi ile başladım. İlk başlarda bir çeviri öğrencisi olmanın cilvesi olarak çeviri hakkındaki olumsuz eleştiriler yüzünden önyargılı okumaya başladım. Winterfell'e Kışyarı, Jon Snow'a Jon Kar denmesinden hoşlanmadım falan. Ama bir süre sonra baktım ki kitap içine çekiyor, hiçbir şeyi fark etmeden okumaya başlamışım. İçerikle ilgili bilgi vermeye gerek yok, seri zaten harika. Çılgınlar gibi yavru ejderham olsun istiyorum, o ayrı.

Asıl soldaki kapaklara sahip bir seri elimde olsun istiyordum ama sadece sağdakinden bulabildim. Gerisini de muhtemelen iPad üzerinden okuyacağım, kitap fiyatları malum. Ama açıkçası bir türlü orijinal okuyasım da gelmiyor Türkçe başlayınca.


Ahmet Ümit tarzına çok alışkın bir insan değilim. O nedenle beklediğimden daha polisiye bir roman çıkınca şaşırdım ama sevindim de. Kitabın sonu, özellikle son 5 sayfada falan olaylar çözüldü zaten, suratıma çarptı resmen. Başka bir tarif bulamıyorum, mideme oturdu kaldı. Ama artık tarzını az çok biliyorum, bundan sonra Ahmet Ümit'ten hep böyle çarpıcı şeyler bekleyeceğim için bir başka kitapta bu kadar şaşırır mıyım bilmem tabi. Yine de İstanbulseverlerin, polisiye düşkünlerinin okuması gereken bir kitap, öyle tek bir kategoriye sığdırılabilecek gibi değil.

Kitapseverlere bir de önerim olacak:

Ben kütüphanesiz eve ev demeyen bir insanım, maalesef hiç gönlümce bir kütüphanem olmadı. (Kendi evime inşallah.) Bu eksikliği online kütüphanelerde gidermeye çalışıyorum. Goodreads de buna çok yardımcı oluyor sağolsun. Kendinize raflar oluşturabildiğiniz, kitaplara yorumlar yapıp puanlar verebildiğiniz ve arkadaşlarınızı ekleyebildiğiniz bir ortam. Okuduğunuz ve beğendiğiniz kitaplara göre tavsiyelerde de bulunan çok güzel bir site. Aşağıdaki logoya tıklayarak benim profilime de göz atabilirsiniz, ekleyebilirsiniz. İyi ve dikkatli bir okuyucuyumdur, her türden az çok yazar ve kitap bilirim, önerebilirim. :)

APPLE ÇILGINLIĞI


Söz konusu bir diş alınmış logosuyla Apple olduğunda genellikle iki tip insan gözümüze çarpıyor. Birincisi hayranları, ikincisi ise nefret edenleri. Geride kalan çok az bir grup da "Elma değil mi o?" diyenler ya da ilgilenmeyenler. İlk başta o azınlık gruptaki ilgilenmeyenlerin biraz soğuk duranlar kısmına giriyordum. Çünkü malı kıymetli bir insan değilimdir. Her şeyimi sürekli orada burada unuturum, düşürürüm falan. Buna elektronik eşyalarım, özellikle telefonlarım da dahil.

(Nokia 3220 bana en çok dayanan telefonlardan biridir. Bu son telefonum Samsung Wave de epey sağlam çıktı. Bir kere camı dağılmış olsa da 2 yıldan uzun süredir defalarca düşmesine rağmen hala çalışıyor.)

Neyse gelelim Apple'a geri. Tabiri caizse telefonları hor kullanan biri olduğum için o çıtkırıldım iPhone'lar hiç benlik değil diyordum. Açıkçası sırf görüntüye o kadar para vermeye de değmeyeceğini düşünüyordum. Ta ki Stewie'mi alana kadar. Stewie yaklaşık 2 aylık bir iPad olmakta. Ama sanki yıllardır benimle birlikteymiş gibi elim kolum haline geldi. Bir nevi bağımlılık haline geliyor. Ama bu öyle arkadaşınızın sahip olduğu ve sizin arada oynadığınız bir şeyle olmuyor. Sürekli elinizin altında olmasına yavaş yavaş alıştığınız bir şey olması gerekiyor.

Şimdi elimdeki telefon bana o kadar boş geliyor ki anlatamam. iPhone'un sunduğu seçenekleri hele de Siri'yi gördükten sonra Apple aşkım kabardı. Ara sıra uygun fiyata gördüğümde içim gidiyor. Çeviri yaparak elde ettiğim ufak tefek geliri ek bir fon olarak iPhone'a ayırmayı düşünüyorum. Stewie'ye de kardeş olur hem.

Neymiş? Büyük söz etmemek lazımmış. "Ben istemem, çok saçma." dememek lazımmış. Steve Jobs'a da buradan sevgiler.

Online Alışveriş Çılgınlığı!

Değişik bir yazı ile karşınıza çıkayım bu sefer dedim. Kız milleti kafası bozuldukça alışveriş yapar derler ya, kesinlikle doğru. Zorla değil ya, insana kendini iyi hissettiriyor. Ama ve lakin hem yaz mevsiminin nemli ortamda yarattığı zorluklar, hem piyasanın pahalı olması ve en önemlisi Zonguldak gibi Koton ve Collin's dışında pek bir yer olmadığı gibi, orda da çeşit bulamadığım için online alışveriş sitelerine, daha doğrusu bir tanesine dadanıyorum.

Benim en çok tercih ettiğim yer Limango. Limango için bazı insanların pahalı dediğini duymaktayım, ama bir elbiseyi 10 liraya bulabildiğim bir yer için pahalı diyemiyorum ben. Tabi ki markaları gözden geçirmek gerekiyor, ucuzu da çıkıyor pahalısı da. Ama bir artısı var, hem aynı anda çok sayıda marka satışa giriyor, hem de markalar çok çabuk değişiyor. Çok uzun süre aynı markalar gündemde kalmıyor. Üstelik sık sık indirim çekleri de hediye ediyorlar, 10 liralık genelde. Hatta elektronik ürünlerde 100 liraya kadar varabilen ekstra indirim hediye edebiliyorlar, hiç o kadar büyük bir ürün istemedim ama epey kârlı görünüyor. Bazı markalarda kargonun bedava olması gibi seçenekler de var. İade etmek istediğiniz ürünün kargosunu da ödemiyorsunuz. Üstelik benim şimdiye kadar beğenmeyip iade ettiğim bir ürün olmadı. Hiç sahte, çakma ürün geldiği de olmadı.

Limango'nun en büyük avantajlarından biri de sadece giyim kuşam ve kozmetik üzerine iş görmemesi. Ev eşyasından, mutfak eşyasına ve benim için en önemlisi teknolojik ürünlere kadar her şeyi bulabilmeniz mümkün.

Şimdiye kadar bir sefer dışında hiçbir kargo gecikmesi yaşamadım. Kampanya bittikten sonra birkaç gün içerisinde ürünler elimde oldu. Ki gerçekten epey bir alışveriş yapmışım sanırım.

Yeni ürünleri tanıttıkları bir blogları da var. Son derece ayrıntılı düşünerek hareket eden bir site Limango.

Ama tabi ki hiçbiri biriyle çıkıp beğendiğiniz her şeyi deneyerek, sohbet ederek ve yorularak alışveriş yapmanın tadını vermiyor. O da Ankara'ya kaldı artık.