Şıpsevdi! Love is...

    Yıllar sonra şıpsevdi bulmak çok ilginç bir duygu! Küçükken o zaman için ütopik gelen yazıları okuyup, kağıtlarını saklardım. Artık o aşamayı geçmişim, ama ister istemez gülümsedim. Bu koskoca yazıyı da ona ithafen yazdığım düşünülürse aslında sanırım daha hayalperest bir insan haline gelmişim.
    Hiç bir zaman gelinlik hayalleri kuran bir kız çocuğu olmadım ben. Biraz gerçekçi bakıyordum hayata küçükken sanırım. Daha doğrusu aşk denen şeyin iki insan ilk tanıştıkları sıralarda başlarına gelen bir şey olduğunu, kullanıldıkça da bittiğini düşünüyordum. Eh, pesimist de olsa bir gerçekçilik yok diyemeyiz, değil mi?
    Zamanla bunun yanlış bir düşünce tarzı olduğuna inanmaya çalıştım ve başardım. Elimden gelse zamanda biraz geriye gidip 8-9 yaşlarındaki Ezgi'yi de ikna etmeye çalışırdım. (Bu pek de kolay olmazdı, o zamanlar şu ankinden bile inatçıydım, ama haklı gerekçelerim vardı.) Cedric zihniyetiyle hareket etmesi gerektiğini, sınıfından bir oğlana aşık olup hayaller kurup hep onu düşünmesini falan söylerdim. Çünkü gerçekten 8 yaşındaysanız ve aşıksanız hayat çok güzel.
    Aslında daha önce de söylediğim gibi, 18 yaşındaysanız ve aşıksanız hayat daha güzel oluyor. Çünkü küçükken doğruluğundan şüphe ettiğimiz şeyleri sürekli sorguluyor, gerçekleri bilmek istiyoruz. Ama büyüyünce masal dünyası öğelerine sığınma isteğimiz artıyor. Noel Baba'nın gerçek olmadığını, bebeklerin nerden geldiğini, düşünce boyumuzun uzamayacağını, canımız yandığında biri öpünce ya da şeker yediğimizde geçmeyeceğini, önümüzdeki brokoli çorbasını bitirirsek dünyanın en güçlü insanı olmayacağımızı çok iyi biliyoruz artık; ama bilmek istemiyoruz.
    Gerçekten aşk diye bir şey olup olmadığını da bilmiyoruz. Hormonların ve kan dolaşımının değişiminden ibaret bir iki ufak tefek veri ile "Evet, aşk bu." diyoruz. Peki ya gerçekten yoksa? Tartışmak bile anlamsız; "Aşka inanmıyorum." diyen bir insan bile bunun üzerinde günlerce konuşabilir. Siz hiç mor renkli, 3 kafalı, yumuşak karınlı yaratıkların varlığına inanmıyorum deyip ortalarda düşüncesini ispatlamak için uğraşan birini gördünüz mü?
    Farklı bir açıdan bakarsak, biz var olduğunu düşünüyorsak vardır zaten. Haksız mıyım? Bu ilahi bir gücün varlığına inanmak gibi, sadece gerçekten inanmak istiyorsanız inanırsınız. Aşk da bize çok yardımcı olmaz bu konuda aslında. Aşık olduğumuzda fazladan gözümüz, kulağımız çıkmaz. Tam tersine eksiliriz, sürekli bir eksiklik duygusu çekeriz. Bana göre, normalde bir şey edindiğimizde olduğu gibi gelen bir fazlalık olmayınca, değişimi kendimizi eksilterek yaparız. Kalbimizi veririz, aklımızı veririz, ruhumuzu, bedenimizi, bilinçaltımızı veririz. Buna da aşk deriz. Peki eğer bunu yapabiliyorsak, aşkın varlığını nasıl inkar ederiz? Elimizde malzemeler varsa ve biz kek yapmayı bilmiyorsak veya kalkıp kek yapmaya üşeniyorsak, ya da belki o an kek yemek istemiyorsak, bu kek diye bir şey olmadığı anlamına mı gelir?
    Gerçekten olmayan şeylerin bile olduğuna inanmayı başarıyoruz, dedim. "O şeyler"in gerçekten olmadıklarını söylemek de doğru olmaz aslında. Bazen biri öptüğünde gerçekten geçer canımızın acısı... Bu şartlar altında aşka inanmamak mümkün değil. Hele de şu elimdeki şıpsevdi kağıdını gördükten sonra...


    "Aşk
                   olmak istediğiniz bir yerdir,
                   olmak istediğiniz biriyle."

Hiç yorum yok: