ezgi'nin kitaplığı vol3

    Fatih'in İstanbul'u fethini anlatan postmodern bir roman diyebiliriz kısaca. Yazar geçmişi anlatırken olayları seçtiği karakterlerin ağzından anlatmış, o karakterlere kurguladığı bir kişilik vermiş. Bunu gayet başarılı yaptığı için haliyle romandaki gerçeklik duygusunun artmasını da sağlamış.
    Gelelim diğer yorumlarıma... Fatih'i mükemmel, her şeyi doğru yapan bir karakter olarak tasarlamaması güzeldi. Yine de o dönemin acımasızlığı, işkenceleri, Fatih'in cinsel tercihleri hoşuma gitmedi açıkçası. Yani bunlar yaşanmış olaylar olabilir ama o kadar net bir şekilde okumak huzursuzluk verici oldu. Bir de o fetih dönemi fazla ayrıntıya girilmişti sanki: "Şunlar ellerinde bunlarla şu yönden saldırdı, bunlar şu yönden saldırdı." tarzı biraz uzatılmıştı. Ama bıktırıcı düzeye gelmeden bitti. Yazarın kullandığı dil sayesinde, okuduğunuz şey keyif vermese de yazdığı kelimeleri okuma isteği duyuyorsunuz.
    Kitabın son 50-60 sayfası buram buram cinsellik içeriyordu, Nedim Gürsel'in neden böyle bir yöne eğildiğini merak ettim açıkçası. Üstelik seksin edebileştirilmiş, süslenip püslenip anlatılmış bir hali de yoktu. Son derece basitleştirilmişti, hatta bayağılaştırılmıştı bile diyebilirim. Belki biraz gereksizdi o kadar ayrıntı, ama çok uzatılmadığı için aşırı bir rahatsızlık vermedi. Son olarak, bu romanı önerir miyim, önermez miyim bir tam fikrim yok açıkçası, Boğazkesen'i beğenmek ya da beğenmemek son derece sübjektif bir karar olacaktır. Ama ben okuduğuma memnunum.
    *Kitap Can Yayınları'ndan da çıkmış, ben onların kapak düzenlerini de çok seviyorum. Ama benim elimdeki (bkz: üst resim) kapak da fena değil.

**********

    Ben yine romantizm, dram falan beklerken bu sefer neredeyse polisiye bir romanla beni benden aldı Livaneli. O kadar kalın bir romanı elimden bırakamadan 2 günde bitirdiğime hala inanamıyorum. Çünkü genelde bu adamın kitaplarını çok beğenirim ama o kitaplar elimde günlerce sürünürler.
    İçerikten bahsetmek gerekirse, yakın geçmişten bile tam olarak haberdar olamadığımı görüp üzüldüm açıkçası. Tabi ki ülkedeki etnik farklılıklar yüzünden insanların neler yaşadığını az çok biliyordum ama bu, karakterlerin anılarında az az anlatıldığında daha çarpıcı oluyor. İnsanların kökenleri hiçbir zaman unutulmaz, yüzlerine vurulabilir. Bu utanılacak bir şeyse tabi...
    Hele bir Struma felaket var ki duymadığım için kendimi affedemiyorum. Bunu hemen bir başka yazı ile anlatmak üzere bırakıyorum, beni epey etkileyen bir mesele çünkü.

***************

    Kim ne derse desin İpek Ongun'un bir genç kızın gizli defteri serisi çocukluğumun bambaşka bir yerinde oturuyor. Çocukça belki ama bu kitabı da görür görmez yapışıp aldım ve okudum. Son kitaplarda işi sadece uzatmak için bile yapmış olsa, ister istemez merak ediyorum çünkü...
    Şöyle bir dönüp baktığımda kendi hayatımla o kadar çok benzerlik görüyordum ki... Belki aradığım için, ama bulunmayacak gibi de değildi bazıları. Ayrılmış aile (nedeni baba), arkadaş grupları arasında kalmak, ilk başlarda ayrılığı hazmedememe, sonra babayı suçlama, en son kabullenip problem olmaktan çıkarma, babanın evlenmesi, anne tarafıyla olan yakınlık. (Bir tek benimle aynı yaşlarda bir kuzenim olmadı, ona yanarım.) Sonra özel hayatına gelirsek; ilk sevgili uzakta, ister istemez ayrılık giriyor araya, sonra ikinci sevgili, daha uzun sürüyor, genel olarak karşı tarafın sorumsuzluğu yüzünden biten bir ilişki oluyor, üçüncü sevgili çok kısa sürede sevdiği bir insan, öncekilere kıyasla farklı bir uyum hissediyor, ondan sonrası da olmuyor Serra için. (Ki ben de aynı şeyi dilemekteyim. Ehe, ehe kızardım sanırım.)
    Öyle işte sevgili blogum ve sevgili okurlarım. 20 bitmeden bu seri de bitti. En sıkıntılı dönemlerimde pozitif kalmama yardımcı olmuş bir kitap serisidir. Kimileri çok laylaylom bir hayat örneği sunduğunu söylese de bence, bak her şeye rağmen mutlu olabilirsin, der insana.
    Bir kitap yorumu yazımızın daha sonuna geldik, ilk kitap dışında yayında ve yapımda emeği büyük olan Olgunlar ahalisine teşekkürlerimi sunuyorum.

Hiç yorum yok: