sadly happy - oxymoron'umu da yaparım arada böööyle.


    Yurtta internet yooooookkk! Bilgi İşlem'e sevgiler saygılar, ne değiştiriyorlarsa yapmasınlar kardeşim. Eskiden en azından arada gidip geliyordu kısa süreli, şimdi hiç yok iyi mi.. Kütüphane pazar yerine dönmüş, adım atacak yer yok. Tempo'da prizler dolu, pc'nin şarjı yetmiyor haliyle. City'de de bağlantı hatası oluyordu, bugün şanslı günümdeyim sanırım.
    Bu hafta sonu sirke gittik, anlatmak bile istemiyorum. Hayvanseverliğim depreşti, çoğu şeyden hiç hoşlanmadım. Yazmaya değer hiçbir şey yoktu.
    Dün ölümcül günümdü; Salı. Gün boyu öğle arası bile olmadan ders, akşam toplantı, sonra da kurs. Neyse ki bu haftanın Speaking dersleri iptal oldu da, 1 saat de olsa, nefes almaya vaktim olacak.
    Şu son iki gündür içimde bir his var, sanki her şey yolunda gidiyormuş gibi. Özellikle baktığımda neyin yolunda gittiğini söyleyemiyorum ama hiç aksilik çıkmıyor falan. Tedirgin oluyorum, bir şeyler çok fena ters gidecekmiş gibi. Kuzuların sessizliği misali.. Neyse, olumlu düşüneyim olumlu şeyler olsun.
    Aslında önceki akşam öğrendiğim bir şeyle hayatımda ne kadar tuhaf insanlar varmış diye düşünmeye başladım. Laf geçmeler, resmen arkadan iş çevirmeler, fikirlerime sıfır değer verildiğini hissetmem.. Dün gözlerimin dolmasına engel olamayarak kırk yılın başında bir özenerek yaptığım göz makyajımı toptan akıtmış ve hırsımı "The Grinch" afişlerinden çıkarırcasına afiş asmış olsam da, akşam toplantıdan sonra keyfim yerine geldi. Aklımı kurcalayacak bir şeyler olması iyi geliyor. Toplantı sonrası da keyifliydi. Kurs da güzeldi. Bazen çok yakın olmasa da aynı dili konuştuğunuzu, en azından konuşabileceğinizi düşündüğünüz biriyle havadan sudan sohbet etmek bile gerçekten keyifli oluyormuş, unutmuşum.
    Bugün film gösterimi var, The Grinch izlicez. Haftaya da var, nerdeyse her hafta film gösterimi yapıcaz sanırım. Dekanlığa afiş onaylatmaya gittiğimde artık sorgulamıyolar bile ne bu diye, direkt imzalayıp veriyorlar. Hatta geçen dekanlık sekreterinden "Çok güzel ve aktif bir topluluksunuz, üyeler olarak sizler de çok güzelsiniz zaten.." tarzı bir sürü iltifat aldım topluluk adına. Basında ve yayında emeği geçen herkese teşekkür ediyoruz, eheheh. (:p)
    İpek de günlerdir aklımı girmeye çalışıyor yanına gitmem için. Ancak yılbaşı ertesi tam da pazartesi günü, sanki haftanın 5 günü yokmuş gibi çok saygıdeğer hocalarım tarafından resmen çoklu vize günü ilan edildiği için -ki bunlardan biri speaking- bu hafta gitme imkanım yok maalesef. Ancak bir sonraki hafta için aklımı çelmek üzere, biraz daha söylerse yeticek sanırım, burdan sosyal mesaj da vereyim (:p)
    City üçüncü kat, Beytepe, Ankara, ben bildirdim.

i can't speak English -in public- !

Aferin bana, iyi halt ediyorum.

    İngilizce konuşma problemim var, imdat ! Kendi kendime rahat konuşabiliyorum. Ama iş sesli konuşmaya gelince sesim duyulmaz bir hal alıyor. Ağzımdan kelimeler yerine kendine güvensizlik fışkırıyor. Tabi bu konu nerden çıktı, onu açıklamak için pazar gününden öncesine dönmemiz gerekmekte.

    Efendim topluluk olarak Speaking Club şeklinde bir etkinlik planladık ve yaptık. (Afişi ben hazırladım, yapımda ve basımda tamamen kafama göre davrandığım ilk afişimdi, epey tedirgin olmakla birlikte, afişlerin Speaking hocamızın bile ilgisini çektiğini öğrenince mutlu oldum haliyle. Reklamcı ya da grafiker mi olsam ne, hımm bilemiyorum.)

    Gelelim o güne; pazar günü 10-11 kişi sponsorumuz (!) Tenedos'ta (biraz da reklam :p) toplanıp konuşmaya başladık. Yani başladılar. Belirli bir konu yoktu, sohbet ve tanışma havasında gitti konuşma, 2 saat kadar sürdü. Arada zorla ağzımdan çıkan birkaç cümleyi saymazsak ağzımı bıçak açmadı. İçimden kendime lanet etmekle meşguldüm ben o sıra, hatta genel olarak İngilizce yaptım bunu -maksat konsepte uymak olsun. Tabi bir ara gayet güzel bir şekilde muhabbete katıldım konuştum falan ama ana gruptan ayrılmış 3-4 kişi konuşuyorduk, o yüzden saymıyorum.

    Sıfır hata, mükemmel ifade yeteneği falan değil beklentim, sadece içimden geçen o cümleler ağzımdan da çıkabilsin. Ancak yok azizim, sesimi ben bile zor duyuyorum. Moralim çok bozuldu kendime. Bundan sonra her pazar toplanmayı planlıyoruz, umarım her seferinde böyle olmam. Yoksa resmen kişilik bölünmesi yaşamaya başlıcam, susan tarafım ve buna sinirlenen tarafım olarak multiple personality muzdaribi yarı şizofrenik bir hayat geçirmek istemiyorum.

    Hep kötü şeylerden bahsetmeyeceğim. Bugün ilk yarı ardıl çevirimi yaptım! Hem deeee Fransızca! Heyecandan ölmek üzereydim ama aldığım keyfi tarif bile edemem. Hoca cümle cümle bir parça okudu, ben çevirdim. Tabi ki bilmediğim kelimeleri sordum, ama yine de yaptım!

    Yok olmadı, o an çok sevinmiştim ama şimdi yukardaki konu yine moralimi bozdu bak.. Gerçekten konuşamasam gam yemicem. Ne yapacağım ben blog?

totemim nerde benim?!


    Filmin sonunu bile bile olduğu yerde gerilir mi insan? 3. izleyişim, el insaf. Benim için Memento da gerçekten etkileyiciydi ama adam bunda filmden öte bir şey yapmış. Filmin sonu her geldiğinde elim cebime gidiyor, totem olcak bişey falan bulurum belki diye. Ve izlerken o yüz kırk sekiz dakika nereye gidiyor, biri açıklayabilir mi bana? Bir şekilde level atladığımdan şüphelenmeye başlıyorum. Bu akşam çok ilginç rüyalar görecekmişim gibi bir his var içimde.

    İlk film gösterimimiz gayet hoş bir vaziyette geçmiş bulunmakta. 101'in soğuk olması bile önem teşkil etmedi. Saat 19.30'da edebiyattan çıkmak garip bir duyguydu, aşağı katlardaki koridorlardan dolanarak D kapısından çıkmak falan. Keşke korku filmi izlemiş olsaydık şeklinde düşünceler geçti zihnimden, kendime sakladım tabi ki. İkinci film için de düşünmeye başladık, bu arada izleyecek bir sürü de film çıktı.

    Değinmeden geçmeyeyim, konferans da güzeldi, gayet keyifliydi. Tek canımı sıkan nokta; konferans afişi baskı kurbanı oldu, yazılar soluk kaldı. Ama ilk elin günahı olmaz, ne yapalım. Gittikçe daha ilgi çekici bir rota izliyorum sanırım.

    Pazar günü de Tenedos'ta Speaking Club var. "Basın Yayın afiş hazırla buna" tabi, elde var sıfır ilham.. Sonuç olarak Zeynep'in "bunun gibi bişeyler" şeklinde yazdığı her cümleyi şekilden şekile sokup bişeyler hazırladım. Fena da olmadı sanırım, -eğer nezaketi icabı davranmıyorlarsa ki nezaketin bu kadarı da olamaz heralde yani- beğenen epey kişi oldu.

    Sene sonuna kadar gittikçe daha iyi şeyler çıkarsa reklamcı olmayı bile düşünebilirim, sevdim ben bu işi. Sınırlı kalmak istemiyorum, geniş kitlelere seslenicem ben, epey de havaya girdim gördüğünüz üzere :p Yalnız bir adet slogan, yazı falan üreticiye ihtiyacım var, zira o konuda bendeki yaratıcılık yerlerde sürünüyor.

    Hala ödevlerim duruyorlar, kenarda köşede. Vizelerim haftaya yine başlıyor. Müfredatımla anlaşamadığımız bir nokta var, ben artık çeviri yapmak istiyorum.


    Sözlük manyağı bir insan haline geldim; 7 tane sözlüğüm var ve Dost'ta her girişimde ilk durağım sözlüklerin yanı oluyor. Hepsini istiyorum, o kitaplığı toptan istiyorum. Napıcaksam şimdi? Bugün bi hukuk sözlüğüne yapıştım resmen, tuğla gibi bir şeydi ama almak için felaket bir istek duydum. Hukuk çevirisi ödevim olması dev boy hukuk sözlüğüne ihtiyacım olduğu anlamına gelmez, hayır almamalıyım!

The Tourist - sosyal oldum ben.


    Evet hakkında post girecek kadar önemsiyorum bu filmi, sinemaya gittim, az iş mi? Geldiğimden beri ilk defa sosyalleşebildim.

    Bir Inception ya da aksiyon kısmıyla en azından bir The Expandables etkisi yaratamadı, kabul etmek lazım. Ama zaten o beklentiyle de gitmemiştim (IMDB 6.4 olunca), bir pazar günümü boş boş geçirmektense keyifli bir film izlemiş oldum. Özellikle Johhny Depp'i çizgili pijamalarla çatıdan çatıya koşarken görmek isteyenlerin mutlaka izlemesi gereken bir film olmuş.

----spoiler---

Filmi, IMDB'de yanlışlıkla okuduğum bi spoiler yüzünden, sonunda bir twist geleceğini bilerek izledim. Ancak son ana kadar Johhny'nin Alexander olduğu konusunda şüphelerim vardı. Aslında belliydi, ama yine de şüpheye düştüğüm yerler gerçekten oldu.

Sevgili Angelina'nın filmin sonunda Johhny'ye "20 milyon dolar verip seçtiğin surat bu mu?" demesini şiddetle kınıyorum. Daha ne olsun? Ama filmde gerçekten bir loser havası vardı Coni'de, başlarda epey garipsedim.

---spoiler---

    Sonlarda bir "Çevirmen bulun, çok acil çevirmene ihtiyacımız var!" sahnesi vardı, gözüme girdiler, aferin.

    An itibariyle bir arkadaşım, ben bu filmi izlerken, beni Kızılay'da bir kafede sevgilimle otururken gördüğünü iddia ediyor. Birincisi sevgilim yok, ikincisi olsa da bıyıklı olmaz muhtemelen, üçüncüsü hem sinema salonunda hem Konur'da olma gibi meziyetlerim yok. Bir ikizim olduğundan şüpheleniyoruz. Ama ben abla istiyodum yaaaa.

ilk kar! band hero! her yerde kartopu ve kardanadam!

Beytepe
Ben çektim !

    Beytepe'ye -ikinci senemizde- hele şükür kar düştü. Ama ne düşmek, dünden beri nerdeyse aralıksız yağıyor. Çoğu yerde diz boyu kar birikti. Hala da tipi var dışarda. İlk kar hayırlı olsuuun.

    City'de topluca edilen bir kahvaltının ardından Bahçelievler'e Band Hero oynamaya gitmek ve ardından gelip karda yürümek; kartopu savaşına maruz kalmak da cabası tabi ki. İşte günümün özeti.

    Karda yatıp yuvarlanmak, ona buna kar fırlatmak çok keyifliydi, ama en güzeli de ağaçlarda birikmiş karları silkelemekti sanırım. Hiç "Aman ne olacak ağaçtaki kardan.." diye düşünmeyin, biriken kar öyle böyle değildi. Hatta bir kaç ağaç dalı kırılmış ağırlığa dayanamayıp.

    Bu aralar da Band Hero bağımlılığı başladı hepimizde. Çok uçuk bir fiyatı yokmuş ama mesele o sistemi kurmakta, yoksa karşında tv, öyle çal söyle şeklinde keyifli olmaz. Bugünkü Metallica - One performansımız kaydetmeye bile değerdi sanırım. Vokalde ve gitarda kendimi tek geçiyorum :p Pink Floyd - Another Brick In The Wall ya da Scorpions - Lonely Nights istiyorum ben! Bon Jovi söylemek felaket keyifli, temmuzdaki konseri kaçırmamalıyım sanırım. Yine hevesleniyorum, bu da kursağımda kalmaz umarım.

    Beytepe böyle çok güzel oldu, hele dün gece yatağımdan görünen manzara çok güzeldi. Gece 4 buçuğa kadar dışarıyı izlemekten uyuyamadım, sonra uyuyakalmışım. Ağaçlarda kar birikiyor, sokak lambası ağaçlara vuruyor, karın yağışını görebiliyorum lambanın ışığında.. Saatlerce o biriken karları tabaka tabaka gördüm resmen, çok güzeldi. Mp3 player'ıma da gecenin güzelliğine olan katkılarından ötürü teşekkür ediyorum tabi ki.

  Zaten bu aralar mutluyum, sebebini söyleyemeyeceğim bir şekilde. Arada ufak tefek şeylere moralim bozulsa da içten içe mutluyum işte!

    Yarın The Tourist'e ya da Due Date'e gidicem. 14:30 ya da 16:30 seansına.
    Twilight bile IMDB'de 5.6 almışken, Vampires Suck'ın 3.3 almış olması bütün izleme isteğimi yok etti. Çok iyi oldu, çok da iyi güzel oldu.

iğneyi kendime, çuvaldızı.. hiçkimseye umarım


    Son 48 saattir toplamda 2,5 saatlik uykuyla duruyorum. Gayet güzel yatağımda yatıyorum, hatta çoğunlukla gözümü bile açacak halim olmuyor. Ancak uyku fazına geçemiyorum.

    İlk günün uykusuzluğu ile 8 saat ders + 3 saat kurs nasıl geçti hala tam algılayabilmiş değilim. Ancak ikinci uykusuz gecenin ardından Sıhhiye'ye gitmek, afişlerin onaylanmaması, gelip Beytepe'de Edebiyat Dekanlığı'na onaylatmak, asmak, Aymil hocayı aramak, afiş imzalatmak derken şu an nerde olduğumdan tam olarak emin değilim. Jölemsi bir yaşam formu gibi hissediyorum kendimi, ama yine de uyku namına bir şey yok. Umarım yorgunluğun ardından güzelce uyuyabilirim.

    Bu gece de böyle geçerse yarın ne halde olurum bilmem. Sinemaya da gidemedim, iyi mi?! Yarın ya da öbür gün kesinlikle gideceğim ama, orda uyuyakalmam umarım.

    Artık mahkeme kararı çevirime başlasam iyi olacak, şaka maka derken vakit azalıyor iyice. Şimdi de Shakespeare'in hayatı ve yaşadığı dönemle ilgili bilgi edinip, 66. sonesinin üç ayrı çevirisini ve analizlerini okuyup, adecuacy ve acceptibility kavramlarına göre değerlendirecekmişim. Ne mutlu bana. Benim aklımda ise Chuck izlemek vardı, sizce hangisi galip gelecek?

İşte markasına kadar tam bunlardan birindendi.

    Ahh, az daha unutuyordum! Günün en güzel anısı ise toplu iğne yutmuş olmam. Hadi hayırlısı bakalım..

Mutlu olabilirim, Chuck bi beşlik !

Beytepe'de bile yalnız hissedebiliyormuş insan kendini, bu hafta sonu bunu öğrendim. Vizeler olmasa belki daha erken öğrenecektim ama kısmet bugüneymiş.

Ve hayatımda ilk defa, ayrıca sanırım son defa, ÖSS tercihlerimi farklı yapmış olmayı diledim. İzmir Ekonomi Üniversitesi'nde olsaydım, diye düşündüm. O kadar, devamı yok. Bu ruh halimin sadece bu hafta sonuna özgü olduğunu iddia etti arkadaşlarım, ama ben öyle olmadığını çok iyi biliyorum; bundan sonra böyle.

Yine de mutlu olabiliyorum burda. Sahada yürüdüm geçen akşam, o Hacettepe Üniversitesi yazısında bile anılarım var, onu düşündüm.

N: Hacettepe'de niye "N" yok yaa..
E: Üniversitesinde o da var.

Beni gülümsetmeye yetiyor ve önemli olan da sadece bu. İlk defa evim diyebildiğim bir yerdeyim, o yüzden hiçbir şeye ve hiç kimseye bağımlı ya da bağlı olmadan kendi başıma da istediğim hayatı yaşayabilirim. Bu haftadan başlayarak da bu planımı uygulamaya sokuyorum.



Bu arada tam bir Chuck bağımlısı oldum. Hatta şu aralar Jesse Spencer'a (Chase) göre Zachary Levi tercihimdir, o derece yani. Şu saç stiline de bitmekteyim.

Chuck bir beşlik!
dediğime de inanamıyorum. Ama sırf Chuck zehirlenmesinden, vallahi.

derin bir ohhh çekiyorum..

Artık şöyle güzelce bir uyumak, dinlenmek istiyorum. "Ders çalış, derse gir, sınav ol" sistemi canıma okudu bu aralar, alışkın değilim.

    Bittiiiiiii, speaking vizem geçti gitti bitti. Gittim bir panik ilk ben çıkacağım diye, başkası ilk sıraya geçmesin mi?! Yine de hayırlısı olsun derler ya, onun sunumunun yarısında geç kalan bir güruh içeri girince dağıldı gitti konsantrasyon. İyi ki ilk ben çıkmamışım.

    Tabi korkunun ecele faydası yok; sıram gelince çıktım, kuzu kuzu konuşmaya başladım. Arada bir yerde bir sustum, ama ne susmak; pauseladı sanki bir güç. 15 saniye sınıf bana baktı, ben sınıfa. Ne kekeliyorum, ne rephrase yapıyorum, ne bir ses, ne bir nefes.. Sonra birden resume tuşuma basılmış gibi devam etmeye başladım. Bir süre sonra hoca durdurdu, içimden bir ses "Yandık." dedi. Lakin hoca "Ideal speech; eye contact çok güzeldi, audience ilgisini çekmeyi başardın, vücut dili kullanımı çok yerindeydi, bir yerde sessizleştin ama onu da heyecanına veriyorum." falan demesin mi? Bir an anlam veremedim başta,  ardından bir rahatlık bir huzur.. Anca yerime oturduktan sonra titremeye başladım; ayaktayken çıkamayan korku oturunca patlak verdi herhalde. Sonuçları da Bilgi Teknolojileri vizesinden sonra öğrendik, 95 almışım efendim, tebrik ediyorum kendimi.

    Bilgi Teknolojileri amfi sınavı idi, 100 civarı kişi bir arada falan. Çok da dert olmadı desem yalan olmaz, herkesin gözü birbirinin kağıdındaydı. Ama vicdanımdan nefret ediyorum bazen. Kitap sıranın altında, cevabını kimsenin bilmediği, yani cevapları sallayacağım sorular önümde, ve ben o kitabı açıp da bakamadım. Yapamadım resmen. Bak hatırlayınca yine sinirlendim şimdi.

    Amaaan 2 vizem kaldı ve hiiiç umursayacak halde değilim.

    Şimdi bir kez TKD notlarıma göz atıp, sonra kitap okumak istiyorum. Kendime The Gaze'i (Mahrem) almıştım geçen gün, vizeler bitince okumak üzere ödül olarak. Elif Şafak okumayı özledim. Aslında asıl Araf'ın İngilizce orijinalini okumak istiyordum, lakin bulamadım. Aramalarım sürüyor..

exama non grata - istenmeyen sınav

   Sınavlar ile tam gaz devam. En korktuğum iki sınavımdan biri, lexicology, cuma günü geçti gitti, gayet de güzel geçti sanırım. Yani umarım. Kendisi için "persona non grata"dan bozarak "exama non grata" demiştim, lafımı geri alıyorum.

    Asıl belam pazartesi; speaking skills. Exama non grata yeterli bir kavram değil, resmen hayatım o 4 dakikaya bağlıymış gibi hissediyorum. Sunum konum synesthesia. İlgilendiğim sevdiğim bir konu olsun ki, konuşmak kolay olsun dedim. Benim de sinestetlere özgü yanlarım olduğu göz önünde bulundurulursa.. (Ki bunu en iyi İpek bilir, trafik ışıklarının üçgen olduğunu iddia etmiştim bir ara, aslında renklerinden bahsetmeye çalışıyordum; bir de diretiyorum savunuyorum falan, yaparım yani :p) Lakin mesele ne sunumu hazırlamak, ne de çalışmak.. Çıkıp millete anlatma aşaması var ya, o 4 dakika gözümde asırlara dönüşüyor resmen. Neyse, bahsettikçe mideme ağrılar giriyor. Ondan sonra adam gibi sınav da yok zaten, 3 tane daha var ama önemli değil. Ah o bi geçseydi..

     Bu aralar her şey bir garip. İçime kapanıyorum sanırım yavaştan, imdat. Odadan çıkmayan bir insan haline geldim. Yaptığım bir şey de yok, eskisi kadar uyumuyorum, öyle sürekli ders çalışmıyorum, adam gibi film izleyemiyorum ya da kitap okuyamıyorum; peki nasıl geçiyor bu zaman?

    İnsanların çoğunun, benim ne zaman ne hissettiğimi anlayamadıklarını fark ediyorum bu aralar. Bu kadar anlaşılmaz mıyım ben yahu? O kadar gergin ve sinirliyim ki kendime şaşırıyorum. Dışarı yansıyan içimdeki agresifliğin onda biridir anca. Hal böyle olunca kimseye saldırmamak için uzaklaşmayı tercih ediyorum. Yalnızlık da güzel aslında, sevmiyorum diyemem; ama bazen bir bardak çay içip güzelce sohbet edecek insan da aranıyor, elde değil.

başlık maşlık vize mize fantastik mantastik

İlk iki vizemi oldum. Ocaktan beri girdiğim ilk sınavlar bunlar, çok garip bir duygu aylar sonra.. Günlerdir blog yazmak için yanıp tutuşuyorum, lakin vakit bulamıyorum azizim. Derslere de girmedim adam gibi, nereye gidiyor bu zaman?

Business writing fiyaskoydu resmen. Sınıfta yaptıklarımızı kalıp şeklinde ezberlemek üzerineydi. Reading vizesinde en azından örnekler üzerinden gidiyorduk; coherence, cohesion, meronymy falan. Allahtan hoşuma giden kelime gruplarını direk zihnime kaydedebilmek gibi bir yeteneğim var-mış. Sezen hocayla "önemli kalıp" anlayışlarımız da büyük ölçüde uyuşuyor-muş.

Ders + vize + Fransızca kursu şeklinde mükemmel bir programım vardı bugün. Yorgunum; üstelik çok sebepsiz ve hatta yersiz bir şekilde mutluyum.

Kendime kimsenin kim olduğumu bilmediği bi blog açıp rahaaaat rahat yazmaya başlamayı düşünüyorum bu aralar. Yazmak istediğim onca şeyi en sade hale çevireceğim derken kitlenip kalıyorum. Hayır derdim ne bi bilsem, sanki devlet sırrı yazıyorum. Bu aralar tek şey hakkında yazmak istiyorum, lakin yazamıyorum.

Güzellik ya, her hali adorable, yerim. Öyle içimden geldi bi an.
Adorable kelimesinin de bendeki değerinin tam Türkçe bir ifadesi yok, bilmiyorum niye. Yoksa konuşurken İngilizce kelime kullanma yanlısı bir insan değilim.

İlk defa bu kadar sürrealist bir blog yazdım, kalıplarımı yıkıp. Kelimelerim anlamlı sıralara girip düşüncelerimi anlatan cümleler oluşturmak yerine, bilinçaltımda meydana gelen psikolojik değişimlerle etkileşime girerek bir bütün oluşturuyorlar. Öyle ki, bilinçüstü varlığım şu an ne dediğimi anlamakta zorlanıyor. Ahah hakikaten ne dedim ben tam olarak burda? Çok fantastik bişey oldu bu paragraf, silmeye de kıyamıyorum; bir yandan da gülme krizi tuttu.

Hadi kalın sağlıcakla, ben bir ara toparlanıp makul bir şeyler yazmaya gelirim.

let's party !



    Parti ile ilgili blog girmemişim ! İnanamıyorum kendime, o yorgunlukla aklımdan çıktı tabi. 3 saat hiç oturmadan dans edebildim, dinlenmek istediğimde tempomu azaltıyordum sadece. Kısaca, itinayla partide coşulur, parti coşturulur. Ertesi iki gün boyunca boynum ağrımış olsa da gerçekten keyifli bir akşamdı benim için. Sırada retro party fikri var, konsept de fark etmez yahu, let's party !

    Bayram geldiii, yani eve geldim. Bileti son güne bıraktığım için cumartesi olarak yaptığım planlarımı cumaya çekmek zorunda kaldım. Cumartesi sadece sabah 6 ve gece 1 arabaları vardı. Derslerimi ektim anlayacağınız. Gece vakti valiz hazırlamak yüzünden yaşadığım uykusuzluk, midem bulanmasın diye içtiğim metpamid ile dayanılmaz bir hale geldi. Üstüne üstlük Mengen'de yol çalışması sırasında dinamiti yanlış yerde patlattıkları için telefonun çekmediği bir yerde 1,5 saat yolda kaldık. 4 saat yol gözümde büyürken Zonguldak'a girdiğimizde saat 6'yı geçmişti, sefil haldeydim resmen.

    Ta ta ta taa bayram geldi de hocalar rahat durur mu? Sanki bayramdan sonra iki hafta her allahın günü 1-2 vizem yokmuş gibi, bir de ödev yüklediler. Hiç bana göre değil bu işler, bakalım ne yapacağım. Sözde bayramda oturup ders çalışıcam, yersen.

    Beytepe'den ayrılmak bir tuhaf geliyor artık bana; evimi, odamı, kedimi bırakıp geliyormuşum gibi. Ah evet kedim.. Ondan hiç bahsetme fırsatım olmadı ama bir Zula'm var artık. Yurda yerleşti kendisi, aramız mükemmel. Bir ara resim ekleyeyim, kaloriferin üzerinde keyifle yatarken falan..

    Gelir gelmez kendimi kuaföre atıp imajımda (:p) biraz değişiklik yaptım. Ama yetmedi, saçımın rengiyle oynayasım var; napsam düşünüyorum hala. Biraz da alışveriş yapmak lazım, başlangıcı bugün yaptım, gerisi yarın artık. :p

    Yarın da Çatı'da kahvaltı keyfi.. Gönül Kahvesi'ni özledimmm.

Harry Potter ve Çeviri - keşke ben yapabilseydim dediğim nadir şeylerden biri..

Aynen bu görüntü kitaplığımda duruyor -dili saymazsak, hey gidi hey..

    Kısa bir aradan sonra dönüşümü yaptım sayın blog. Aslında anlatacak çok şeyim birikiyor ama vakit yok azizim. Bir de hala ara ara moral bozukluğu çalıyor kapımı, yazma hevesim kaçıyor-du. Amaaa artık pozitif bakıyorum, her şeyin olduğu kadarı olur yapamadığımı da çok fazla takmamaya çalışacağım diyorum. Elbet bir gün başaracağım da.

    Bugün topluluğun Kurumsal İletişim toplantısı vardı. Beni can evimden vuran bir etkinlik fikri atıldı ortaya ki.. Sevin Okyay'ı çağıralım, söyleşi tarzı bir şey yapalım dendi. Hatta Alper hoca bağlantı kurabileceğini söylemiş. Harry Potter'ın çevirmeni.. Hacettepe'de.. Hayatımdaki iki çok önemli öğeyi bir araya getiren insan; Harry Potter ve çeviri.  Artık itiraf ediyorum, 13 yaşına kadar Hogwarts'tan mektup gelme ihtimaliyle yaşadım ben. Çeviriye karşı hislerim zaten ortada. Sonuç: Mü-kem-mel olur. Harry Potter serisini çevirmek "Ben yapmış olmalıydım, keşke ben yapabilseydim!"  dediğim nadir şeylerden biri. Tabi bu kadar coştuğumu belli etmedim, ah evet güzel olur gibilerinden bir tepki verdim; karizmayı da çizdirmemek lazım, değil mi ama?

    Üstelik planlarda keyifli görünen başka aktiviteler de var; alt yazı atölyeleri, çeviri atölyeleri, konuşma kulübü..

    Ve güzel bir olay daha, Fransızca'da gerçekten ilerlediğimi hissettim bu hafta. Sanki bir dönüm noktasını atlatmışım gibi geliyor. Aslında A2 içerisinde de olsak, geçen kur yavaş yavaş B1'e girmişiz. Dil okulu meselesi gündeme geldi yine. Aslında önce bir İngiltere mi yapmak lazım diye düşünüyorum. Bu aralar yine Londra aşkım kabardı. Daha düşünmek için erken zaten, yaza kadar düşünecek çok vakit var.

    Cuma da kendi toplantım var.
    Bu aralar pek bi meşgulüm ayh.
    3. ve özellikle 4. sınıf İMT'ler, nasıl imreniyorum size bir bilseniz.. Okulun bitmesi açısından değil de, her şeyin az çok yerine oturmuş olması güzel bir his olsa gerek.
    Parti biletimi de aldım bugün, oley.

bazen, ne yaparsan yap olmuyor bazen



Belki bir gün? Hayata camların ardından bakmak, lalala...

    İlerde olmak istediğiniz kişi karşınıza çıksa ne yaparsınız? Kanlı canlı -ve sizce her şeyiyle mükemmel- bir şekilde karşınızda dursa? Hem akademik, hem sosyal açıdan üstelik..


    Bir süredir bu durumu yaşıyorum. Çok garip ama bir yandan da güzel bir duygu. İstediğim her şeyi ama her şeyi yapmış birileri varsa, demek ki çok da imkansızı istemiyorum. Ama diğer yandan da; ya yapamazsam?


    Tam bölümün benim için fazla zor olup olmadığını düşündüğüm sıralarda böyle bir örneğin karşımda durması nasıl bir işaret acaba bana? Kendime güvenip başarabileceğimi mi düşünmeliyim? Her türlü idealimden vazgeçip iyi kötü okulu bitirmeye mi çalışmalıyım sadece? Belki de çok erken karar vermeye çalışıyorum, onu da bilmiyorum ki.


    O kadar büyük bir baskı var ki üzerimde anlatamam. "Zaten bölüme birincilikle girmişsin, sen yapamayacaksın da kim yapacak?" ta ta ta taaa, işte beni bitiren cümle. Buyurun sosyal baskının feriştahı bu oluyor işte. Herkes süper şeyler yapabileceğimi söylerken kendime güvenmemek, hiçbir konuda kendimden emin olamamak çok ezici bir duygu.


    Öyle bir an geliyor ki kendime güvenim ve saygım yerlerde sürünüyor. Dibe vuruyorum resmen. Başka hiçbir şey düşünemez hale geldim. Maddi manevi tüm enerjimi sürekli düşünmeye harcıyorum; Acaba ne yapabilirim? Aslında daha önce de kendimden beklemediğim şeyleri başardım. Bu sefer de öyle olacak diye kendimi ikna etmeye çalışıyorum, ama bitmek bilmeyen bir kuşku beynimi kemiriyor.


    Çok seviyorum aslında potansiyel işimi, önümde harika örnekler var, aslında ne mutlu bana.. Ama kendime güvenim yerlerde sürünüyor, benden çevirmen -hele de simültane çevirmen- olmaz şeklinde, hem de lacivert Comic Sans Fontu ile yazılmış bir cümle yanıp sönüyor beynimde, gözümün önünde sürekli.


    Bugün oryantasyon gerçekten güzeldi, önce çok fena gaza geldim, sonra da çöktüm yine. Ama ama.. Böyle olsun istemiyorum. FMT ÇAP yapmak istiyorum, çift diploma programına katılmak istiyorum, sözlü çeviriye ayrılmak istiyorum, istiyorum, istiyorum.


When you turn upside down, life ain't too much fun.
Bu arada yine Scorpions acım depreşti zaten.

Etimolog olucam ben.


    Çeviriden keyifli bir iş yok benim için diyordum, insan büyük laf etmemeliymiş. Etimoloji.. Ah o etimoloji..

    Lexicology zaten en zevk aldığım dersim, alt dallarına da hayran kaldım. Haftada 24 saat lexicology istiyorum, mümkünse.

    Semantics en nötr olduğum bölüm.
Morphology 3. sırada geliyor.
Lexicography şekilleri görerek çalışınca çok keyifli.
Etimolojiye gelince, ayrı bir dünya, ayrı bir aşk

    Sınav tarihleri de belli olmaya başlamış, bayramdan sonra hepsi.
Fransızca'da A2-2 oldum.
Kaliteli bir yayından Fransızca KPDS kitabı arıyorum bu aralar.

    Hasta oldum, günlerdir uykusuzluktan ölüyorum. Yarın Fransızca dersine gitmeyeceğim sabahtan. Sabah uykusu dayanamadığım tek şey sanırım. Gece uykudan ölsem yine de ayakta durabiliyorum, ama sabah uykusunun yerini hiçbir şey tutamıyor. Ama uyumaya vakit bulamıyorum nasıl oluyorsa artık.

    Afiş astım geçen gün, HÜÇEV için, haftaya pazartesi de ilk birim toplantımı düzenleyeceğim sanırım. Bir şeyler yapmak çok keyifli. 6 Kasım'da tanışma yemeği, yakın zamanda film gösterimi derken epey iş çıkacak sanırım. Üyelik kartlarımızı da aldık bugün, hehe.


    İskender Pala'nın İki Dirhem Bir Çekirdek kitabını okuyacağım en kısa zamanda, Alper hoca önerdi. Sözcüklerin, deyimlerin nerelerden geldiğiyle ilgili güzel şeyler var imiş. Bir de Sevan Nişanyan'ın Sözlerin Soyağacı tabi ki. Ne zamandır Olgunlar'a uğramıyorum zaten.

çeviribilim mi, lanet olsun dostum


    Bugünlerde bu sözcüğü duymak kabus gibi bir şey haline geldi. Çeviribilim işin sadece kuramsal yanını anlatan, terimlerle dolu iğrenç bir iş. Yok ona göre çeviri, yok buna göre çeviri, kafasına esen atmış ortaya bişeyler. Bilkent sadece pratiğe dayalı eğitim veriyormuş, bizimkinde de hiç kuram olmasa keşke diyorum bazen.

    Hayatımda işlediğim en sıkıcı Reading Skills dersini işledim bu hafta sanırım. Allah razı olsun, arkadaşlar eğlenceli kıldılar dersi.

    "Read" fiili ve collocationlarını falan görürken "read well" için "şehvetle okumak" diyen arkadaşın kim olduğunu bilmesem de gönülden bir alkış gönderiyorum. Akşam oldu hala gülüyorum.

    Signifier-signified-sign anlatılırken, nesnelere verdiğimiz ifadeler olmasaydı nesnelerin önemi kalmazdı gibilerinden felsefeye giriş yapan arkadaşa da gönülden bir alkış.

    Hoca da simültane çeviride prediction en önemli kavram deyip duruyor. "Mütercim-Tercüman mı olucaz, Müneccim-Tercüman mı?" diye sormak istiyorum. Fazla zor bir iş mi seçtim acep?

    Alper Hoca da çift anadala 2. sınıftan itibaren başlamamızı önerdi, yoksa sene uzatma ihtimalimiz varmış dersler çakışabileceği için. Fransızca'ya asılmak lazım sanırım.

Haydi bakalım Translation Equivalence Concept beni bekler.

ajandama bakmam lazım..


    Sonunda, işte sonunda başladı okul. 7 aydır bu dönemi bekliyorum ben. Şimdiden bezenler, öfleyen püfleyenleri gördükçe kendime şaşırıyorum. Benim en mutlu olduğum anlar, okulda derste olduğum anlar. Yorgunluktan ölüyorum, yalan değil. 24 saat dersin üstüne haftada iki gün 3'er saat Fransızca dersine gidiyorum FKM'ye. Haftaya toplam 30 saat dersim var denebilir yani. Üstüne bir de HÜÇEV toplantıları. Swing kursuna gidebilirim belki, belki HÜFOT'a girerim. Ama halimden memnunum, keyifliyim, ne ararsan var.

    Bi kere hocalar konusunda umduğumdan çok daha şanslı çıktım. Skills hocaları çok tatlılar, ikisini ilk kez gördüm ama hayran kaldım. Lexicology hocama zaten geçen yıldan beri imreniyorum, tam idol ya, olmak istediğim insan modeli, o yaşına rağmen. Simültane çevirmen olması bile yetiyor zaten insana. Dersler de keyifli, kitaba bağlı dersimiz yok.

    HÜÇEV'e de resmi üyeyim artık, öhöm öhöm. Hatta Basın Yayın Birimi Başkanı oldum hehe. İşlevsel açıdan afiş, mafiş türü şeyler ile ilgilenecek olsam da ortam keyifli, aktif rol almak keyifli, etkinlikler keyifli. Parti, parti, parti. Ve tiyatro, çeviri atölyesi, röportajlar, konferanslar. TÜÇEB, HÜModelUnitedNations, yahu ne çok aktivite varmış da haberimiz yokmuş.

    Geçen yıl Adam Fawer'ı alıp Nacho'da ropörtaj yapmışlar. Yok artık dedim. Edebiyat Fakültesinin yanındaki bi kafede oturup Adam Fawer'la konuşmak.
    Ve film gösterimleri, söyleşiler. En sık görülen aktivite; parti, parti, parti.

Odada yalnızım an itibariyle.
Şimdi oturur bir de film izlerim.

ezgi'nin kitaplığı vol2

Açlık Oyunları serisinin de sonuna gelmiş bulunuyoruz. Yazarın yeni başladığı serinin konusunu beğenmesem de, bu serinin beni gerçekten etkilediğini itiraf etmeliyim.


    Kül Mevsimi bana feci halde Magnolia'yı anımsattı. Merkezde bir kadın var, kitap onunla yakından uzaktan bağı olan insanların hayatından kesitleri anlatıyor. Tarz aynı ama içerik ve anlatım türü farklı olunca garipsedim biraz.

   Yanılsamalar Kitabı, The Book of Illusions, gerçekten güzeldi. Sonunda eğer kız orda yazarı arasaydı, belki de hayatının geri kalanı Hector'la aynı olacaktı diye düşünmemek elde değil. En azından benzerlikler yadsınamaz.

Kalanları yazmaya üşendim desem?

hede hödö pöff

Doğum günümle ilgili bir blog yazacaktım aslında, dün akşam yorgunluktan yazacak zaman bulamadım. Bugün ise  dertliyim kederliyim. Ne Ankara Kalesi kesti, ne Medeniyetler Müzesi..

Scorpions oralarda konser versin, ben burda oturayım. Ne desem boş.. Konserin başlama saatini takip ettim akşam boyu telefonun saatinden, gözlerim doldu. O kadar etkileneceğimi düşünmemiştim, ama içim acıyor resmen ya. Çocuk gibi ağlıcam şimdi utanmasam.

Aylarca bekle, ne uğruna gitmedim, hangi akla hizmet? Cevabım bile yok ya, inanamıyorum kendime gerçekten inanamıyorum. Hayatınızdaki en büyük pişmanlık nedir sorusu vardır ya fiks, işte asla unutamayacağım bi cevabım oldu; Scorpions konserine git(e)memek.

O kadar.

Son albümden en sevdiğim şarkılardan biri ile kapatayım yazıyı;

My Lorelai,
WHAT KIND OF FOOL WAS I??

I'm back.

Bilgisayarım düzeldiiiiii.

Aslında yazacak çok şey birikti ama hangi birini yazayım? Zonguldak günleri ayrı olay, geliş aşaması ayrı.

Hele Beytepe'de geçen 2 hafta.. Yurttayım sonunda, ayların beklentisi bitti. Okul başlasın istiyorum artık, çok keyifli derslerim var. Hocalarımla tanıştım, çoğu çok tatlı insanlar. Yarın ders kaydımı tamamlayacağım.

Son dönemlerde pc'sizliğin de getirdiği boşluk ile okuduğum kitabın haddi hesabı yok. Daha da bir sürü kitap var elimde, bana kalsa Olgunlar'da yaşayacağım da zaten..

Fransızca çok keyifli gidiyor. Gittikçe daha çok mu seviyorum ne? A2 de oldum, okulun bilgi formunda "Bildiğiniz Diller" bölümüne de ekledim, Fransızca-Intermediate olarak. Almanca-Beginner yazmasa mıydım ki diye düşünüyorum hala, hehe.


Ta-taaa 19 yaşındayım son bir saattir. Çok da farklı hissetmiyorum, peh. Sadece bugün çocukluğumdan kalan bişeyi tekrar yaptım. Hani alışveriş merkezlerinde jelibon ve şeker standları olur ya.. Orda midye, deniz atı şekilli çikolatalar olur bi de, içi sıvı çikolata dolgulu.. İşte onların tadına bakanlar bilirler ki, o lezzet unutulmaz. Bugün Kentpark'ta kutuda kalanların hepsini aldım. Hala tadı damağımda. Yanlış bilmiyorsam Guylian markalı bir Belçika çikolatası bunlar. Hey gidi günler, bir bayram kuzenim iki kutu getirmişti, kutulardan biri ilk saatten sonra bir daha asla bulunamadı evde. Hayır ben yapmadım, desem inandırıcı olur muyum?

Bak yine canım istemeye başladı. Bu mereti yedikten sonra diğer çikolatalar hiçbir şey ifade etmemeye başlıyor.

blue screen of death

Her şey bir anda gelmesin üstüme mümkünse. Teker teker gelin üleyn. Mavi ekran vericem sonunda, ha gayret az kaldı. Derdim ne mi, buyruuuun şöyle alalım sizi;

Bilgisayarım açılmıyor, çöktü zavallım. Ankara'ya kadar film bile izleyemiyorum, ki zaten filmlerimin çoğunun alt yazısı olmadığı için internetim olmadığı için kendim çevirecek değilim.

Daha da güzeli, garanti belgesi evde duruyordu. Yer yarılmış içine girmiş, yahut ev haklı gereksiz görüp çöpe atmış. B şıkkı daha uygun geldi bana, ama kabul etmiyorlar tabi ki. Aterimi attıklarını da reddettiler, o zaman nereye gidiyor bunlar kuzum?

Milattan önceden kalma bir masaüstü vardı, o da harici harddiskimi tanıyamıyor. Zaten iyice kafayı bozdu o, beni bile tanımayacak yakında.

Bitmediii, asıl güzel haberi sonlara sakladım. Telefonumun ekranı çatladı ! Düştü ve çatladı, sinir krizi geçirmemek elde değil. Konuşmak bile istemiyorum. Allah'a şükür garantinin yanında sigorta da yaptırmıştık da sorun olmayacak.

Vee dişim tabi ki, durur mu bulmuş bu kadar uygun bi zaman ! 20'liklerimden biri daha çıktı ama yarısı yok, aşağıda noldu ne etti bilmiyorum ama üstü yok. Sol tarafımla hiçbir şey çiğneyemiyorum, öyle bir sancı hayal bile edemezdim.

Şimdi niye Beytepe'ye gitmek istediğimle ilgili elle tutulur gerekçelerim oldu. Tüm dertlerimin devası ora.

Meselaaa, orda belgelerimi çöpe atan yok.

PC'min tamir olabileceği yer Ankara'da.

Telefonumun devası Ankara'da.

Dişime çare Ankara'da.

Kader sürüklüyor, ben ne yapayım?

Bunca zaman sonra yazacak ne güzel şeylerim birikmişti ey blog. Son olaylar hepsini sildi attı. Huzura erdiğimde görüşelim, senin de içini karartmak istemiyorum.

Mila's Daydreams

Source: Mila's Daydreams

   Resimleri çeken anne Adele Enersen. Klasik gülen, ağlayan komik bebek fotoğrafları yerine güzel kızını farklı hallerde çekmiş, epey farklı. Ufaklık her resimde uyuyor, ne karakterlere büründüğünü bi bilse..
Nefis, tek kelimeyle bayıldım.


Babyfly






Safari?




Küçük Deniz Kızı




Bookworm !

ezgi'nin kitaplığı


Okuyacak kitabım kalmadı, resmen acil durum ! Olgunlar'a gitmek için yanıp tutuşuyorum.


Son iki ay çok güzeldi, bol bol okuyabildim. Ama gel gör ki elimde okunmamış kitap ve o yeni kitap kokusundan eser kalmadı.

Bi kısmını yazayım bloguma dedim.



Leyla'nın Evi'ni okuduktan sonra Zülfü Livaneli kitaplarının okuyabildiğim kadarını okumaya karar vermiştim. Pişman olmadım. Ama ilginç bir durum var, adamın kitaplarını çok sevmeme rağmen okuduğum iki kitabı da elimde 5-6 gün süründü bitene kadar. Mutluluk değişik bir kitap.

Leyla, Sırpların Bosnalıları katlettiği dönemlerde yaşayan bi kızın hikayesini anlatıyor. Ama olayı çift yönlü ele almış. Sadece Sırplar değil, kendi dininden insanlar da yapmadığını bırakmıyor. Sinir bozucu bir kitaptı aslında, insan insana bunu yapamaz diye düşündüm kitap boyu.

Küçük Arı, Uçurtma Avcısı gibi. Güzel bir kitaptı, bazı yerlerde resmen midem bulandı kıza yapılanları okudukça.

Açlık Oyunları'na adını veren oyun zaten aklımın almadığı bir olay. Kadının psikolojisi felaket bozuk olsa gerek. Kitap, olaylar güzeldi ama çeviriyi beğenmedim (:p) Ama gerçekten beğenmedim. Dili fazla yavan hale getirmiş. Ateşi Yakalamak ise ilk kitaba göre daha iyiymiş. Üçüncü kitap The Victors çıkmamış sanırım henüz.


     
Katre-i Matem  - Katre-i Matem (Cücemoru)

Katre-i Matem'i alıp almamak, okuyup okumamak konusunda abartısız bi ay düşündüm. Alıp da okumasam sanki dünyanın sonu. Yazar aslında kendisi yazmamış hikayeyi. El yazması bi kitapta bulduğu yazarı belli olmayan bir olay bu. Dili ağır denebilirdi, eski kelime vardı epey. İçindeki beyitler, şiirler de bana lisedeki edebiyat derslerimi hatırlattı sağolsun :p İskender Pala'nın, araştırmaları sonucu kitaptaki çoğu kahramanın izini bulması, ama ana karakteri bulamaması çok ilginç geldi bana.

Aaa kitap istiyorum ama olmuyo böyle.

paris, je t'aime çay salonu

Geçen gün Paris, Je T'aime i izledim. Paris'te geçen kısa filmlerden oluşturulmuş, 2 saatlik hoş bir filmdi. Yalnız gözüme takılan şey çok güldürdü beni.

Kör çocuk ve kız koşarak köşeyi dönerken arkada bir tabela;


Star Çankırı - Çay Salonu // Salon de The

Bir an dağılıyor insan, hala gördükçe eğleniyorum.

Film gerçekten güzeldi, ahh Paris zaten.. Champs-Elysees, Eiffel Kulesi...

üniversite giriş, kayıtlar, yurtlar..

Bir havalara girdim sanki. Bir an çok sevinip herkese gösterdim, sonra da çok utandım be blog, kendini beğenmişlik yapar gibi.

Hacettepe Üniversitesi Tanıtım Ofisi sayfasına geçen yılın tavan ve taban puanlarını, sıralamalarını koymuşlar. O listenin orada duracak olduğunu bilmek hoşuma gitti, üniversitemde daha girerken iz bıraktım (:p)



Eheh blogumda da dursun. Çocuk gibi sevinmek bu olsa gerek, sanki bilmediğim şey. Ama o tabloya yazılınca başka sanki.

Bu sene bizim bölüme, ya da üniversiteye, girenler için iyilik meleği gibi geziyorum ortalıkta. Yurt başvuruları, kayıt belgeleri.. Her konuda bir sürü soru geliyor. Hiç üşenmeden tek tek cevaplamaya çalışıyorum.

Geçen yıl bize destek olacak kimse yoktu ortalarda, hep tedirgin tedirgin yapmıştım her şeyimi "ya yanlışlık yaparsam?" diye. Ne günlerdi; çok zordu ama güzeldi sanki.

Kampüsümü özledim. Yenilerle konuşmanın en güzel yanı sürekli Beytepe'yi, okulu sormaları. Zaten burnumda tütüyor, gece gündüz anlatıyorum da anlatıyorum; aynı şeyleri sürekli sil baştan..

küresel ısındık biraz


Şafak Tortu'nun çektiği bu resim 2008 yılı Kasım ayında, Fransa da "2 International Salon of St Aignan de Crasménil" adı altında düzenlenen Fiap patronajlı Uluslararası yarışmada, Gümüş madalya ile ödüllendirildi.




   Sıcaktan piştiğimiz şu günlerde küresel ısınmaya ve buna yol açanlara karşı agresfileşiyorum blog. Kaplumbağam kendini ordan oraya vuruyor huzursuzluktan. Tipsiz'i başını su kabına sokmaya çalışırken gördüm bugün. Hem sinirliyim hem üzgün. Yazık günah değil mi?




   Sayemizde penguen yavruları eriyen buzlardan düşüp, karaya vurup kanatlarını başlarını yaralıyorlar. Ya da karaya vurdukları yerde yollarını sapıtıp bayıra çayıra vuruyorlar kendilerini. Biz de bunları haber yapıp gülüyoruz, ah canım ne sevimli diye.


   Şimdilik bize dokunmayan yılan bin yaşasın mantığıyla, vantilatöre klimaya sarılıp ha babam elektrik sarf ediyoruz. Biz insanoğlu ne harikayız. Wall-e'miz de olmayacak lazım olduğunda...


    Çevresel duyarlılığımı da göstermiş olmanın huzuruyla yazımı kapatabilirim. Görüşürüz blog.

ooo oo çekilin yoldan

Yazmamışım hayret. Artık ehliyetim var sayın blog. Bana iyi davran yoksa ezerim seni.

Ehliyet ortalama 500 tl, araba 10 bin tl, ehliyet aldığımı öğrendiğim andaki sevincim paha biçilemez. Bu sıcakta böyle soğuk şeyler iyi geliyor (!)

Hocalar herkese karışıyolarmış, bi tek bana özel bişey değilmiş. O yüzden garip karşılanmamış heyet tarafından.

Evdeyim, ipeği bekliyorum. (L)



Yarın Karabük'e gideceğim, ikizleri sevmeye. Tam kıvamına gelmiş veletler, teyzelerini bekliyolarmış.

Burası çok sıcak blog. Nem çok iğrenç bişey, sabahları alev almış halde uykudan zıplıyorum sanki. Ankara Ankara güzel Ankara.

Hele Beytepe.. Ankara'yı seven sevmeyen herkeste bir Beytepe özlemi zaten.. Nerdeyse hepsi benden uzun kaldılar, özleme hakları var sanki..

Oof of eylül-ekim gelemedi gitti yahu.